Virüs ve Terör Virüs ve Terör: Korona Krizinin 11 Eylül ile Bağlantısı

Yeni bir çağın başlangıcına işaret eden koronavirüsün etkileri 11 Eylül olayının etkileriyle benzerlik gösteriyor. Bu iki olay arasındaki bağlantılar, altlarında yatan ortak sebep ve süreklilikler ve her iki hadiseden çıkarılacak sonuçlara dair verilecek cevaplar yeni ve farklı bir siyaset için geliştirilecek güçlü tezler için belirleyici olacaktır.

Stefan Weidner 4 Ekim 2020

Bu yıl Mart başında korona krizi artık göz ardı edilemeyecek bir hal almaya başladığında, İstanbul’da yeni kitabım üzerine çalışıyordum. Kitabın konusu, New York ve Washington’da gerçekleşen 11 Eylül terör saldırıları, 21. yüzyılın vahşi başlangıcıydı. Savunduğum tez ise o dönemin günümüze dek süren üzerimizdeki etkileri, Bin Ladin ve teröristlerin çoğunun hedefine ulaşmış olmasıydı: Batı toplumlarının bölünmesi ve radikalleşmesi, milliyetçiliğin ve otoriter güvenlik politikalarının nüksetmesi, Yakındoğu’nun istikrarsızlaştırılması. Şubat 2020 sonlarında, ABD Taliban’la Afganistan’dan çekilmek üzere anlaşmaya varmıştı. Amerikan tarihinin en uzun süren savaşı, terörün geçmişteki hamilerinin yenilememiş olduğunun itiraf edilmesiyle son  bulmuştu.

Ancak bu haber o günlerde bile artık kimsenin ilgisini çekmiyordu. Koronavirüs yeni bir çağın başlangıcına işaret ediyor ve geçmişin izlerini zihinlerimizden siliyordu. Birden İslam uzmanlarının yerine virologlar revaçtaydı. Kitabımda yeni ve sağdan gelen terörizme açıklamalar arayacak, küresel eşitsizliği, mülteci akınlarını ve iklim değişikliği karşısındaki kayıtsızlığımızı irdeleyecektim. Gel gör ki, kendime yeni bir iş bulmak zorundaydım.

Koronavirüsün 11 Eylül’le İlişkisi Ne?

Yoksa değil miydim? İçinde bulunduğumuz yeni durumu tarihsel bağlamda açıklayabilmek adına dikkat çekici sayıda gözlemci özellikle ABD’de, 11 Eylül olaylarıyla kıyaslamalarda bulunuyordu; ki bu da anlaşılır bir şeydi. İkisinin de doğrudan etkileri birbirine benziyordu: Hava trafiğindeki belirgin azalma, sınırların kapatılması, tüm dünyaya yayılan şok hali, piyasaların şiddetli tepkisi, kamusal hayatın kısıtlanması, genel bir belirsizlik ve güvensizlik duygusu, tarihsel bir dönüm noktasına, bir milada şahitlik etme izlenimi. Korona krizinin sonuçları daha derin olacağa benzese de, 11 Eylül’ün etkilerinin de çoğumuzun bildiklerinin ötesine geçtiğini unutmamak gerek.

Öyleyse, bu iki olayın daha derin bağlantılarının olup olmadığını, ikisinin de altında ortak sebep ve sürekliliklerin yatıp yatmadığını, yani iki olayın gerisinde uzun dönem bir tarihsel yapı, bir “longue durée“  tespit edip edemeyeceğimizi irdelememiz gerekiyor. İki hadiseden hangi sonuçları çıkarabilir, neler öğrenebiliriz? Bu soruya vereceğimiz cevap yeni ve farklı bir siyaset için geliştireceğimiz güçlü tezler için belirleyici olacaktır.

Son olarak kendimize şunu da sormamız gerekiyor: Virüs krizine verdiğimiz tepki, son yirmi yılda, terör çağının etkileri altında geliştirdiğimiz kalıplar tarafından ne denli belirleniyor? Belirlenmemesi fevkalade tuhaf olurdu. Peki, bu kalıplar küresel bir pandemiye verilebilecek cevap niteliği taşıyor mu?

Dosya: Kovid-19 ve Risk Toplumları

“Ne Kadar Az Bilirsek Korkumuz O Kadar Büyür”

1 Nisan 2020

Temel Hakların Devre Dışı Bırakılması

Bu aralar adından sıkça söz ettiren İtalyan düşünür Giorgio Agamben, kriz başlar başlamaz 11 Eylül ile korona krizi arasındaki pek telaffuz edilmeyen bağlantının kapsamıyla ilgili şaşırtıcı bir örnek veriyor. Agamben, İtalya’nın komünist günlük gazetesi “Il Manifesto”da yayınladığı bir makalede Batı hükümetlerini olağanüstü hâl ilan etmeleri sebebiyle eleştiriyor. Makalede, hükûmetleri başvurdukları bu yol ile kendilerini sıradışı yetkilerle donatmakla itham ediyor: “Terörizmin sebep olma işlevini tüketmesiyle, bir epideminin icadı bu olağanüstü hâli sınırsız bir şekilde genişletmek için mükemmel bir mazeret teşkil ediyor.[1] Agamben, koronavirüsü “normal bir grip” olarak nitelendiriyor.

İfade edilen bu görüş, aklıselim insanların da virüs krizine verdikleri tepkinin ne denli  terör çağı tarafından belirlendiğini gösteriyor: Temel hakları devre dışı bırakmak ve buna izin veren bir olağanüstü hâl biçimi yaratmak için gerçekten de işlevselleştirilen terör saldırılarında olduğu gibi, koronaya bağlı olağanüstü hâlin de farklı bir amaç gütmediği iddia ediliyor. Bu durum bize, farklı tarihsel dönemlerin endişelerini birebir olarak güncel gelişmelere yansıtmanın ne kadar tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Böylelikle, içinde bulunduğumuz durumu tamamen yanlış değerlendirip çok sayıda insanın hayatını tehlikeye atıyor olabiliriz.

Agamben’in değerlendirmesinin muhtemel yanlışlığını bir yana bırakalım – o yanlışı yapanın, yani miladını doldurmuş yorum kalıplarının tuzağına düşenin yalnızca kendisi olma ihtimali çok düşük; hele ki Agamben’in görüşünün temelde haklı bir endişeyi ifade ettiğini göz önünde bulundurursak: İçinde bulunduğumuz durumun muktedirler ve devletler tarafından yanıltıcı siyasal kalıplardan istifade ederek –Macaristan’da olduğu gibi- temel hakları sürekli olarak kısıtlamak için kullanılması endişesini.

Koronavirüsle Mücadele ve Veri Bağışı

Somut bir tehlikeyi, örneğin 11 Eylül’den bu yana eksik kalan dijital verilerin korunması meselesinde tespit edebiliriz. Şimdilerde ise gönüllü olarak daha da tehlike altına sokuluyor. Bu amaçla kullanılan yeni bir sihirli kavram icat edildi. Bu kavram “Veri Bağışı”. Verilerinizi hayır için bağışlıyorsunuz. Peki, bu bağış acaba ne kadar gönüllülüğünü koruyacak? Bağışta bulunmayanlar yakında dayanışma göstermemekle itham edilebilirler. Böylece gönüllülük, içinde bulunduğumuz tehlike mazeret gösterilerek ortadan kaldırılıp yerini kurallara bırakma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Elbette ki toplanan verilerin virüsle mücadele için gerekli olandan fazla ve farklı bilgiler içermesi de mümkün olabilir. İsrail şimdiden istihbarat teşkilatlarının terörle mücadele kapsamında edindikleri bilgileri koronavirüs mücadelesinde hasta bireylerin temas ettiği kişileri araştırmak için kullanmaya başladı.

Bunun iyi bir şey olduğu da düşünülebilir. Ancak farz edelim ki dün tesadüfen yanlış birinin, yani virüsü taşıyan bir kişinin yanından geçtiniz. Ertesi gün birden bire istihbarat teşkilatından bir SMS geliyor ve bize derhal kendimizi iki haftalığına karantinaya almamız emrediliyor. Virüsü taşıyıp taşımadığımızın bilinmemesine, teste tabi tutulmuş olmamamıza rağmen itaat etmememiz hâlinde yüksek bir para cezasıyla tehdit ediliyoruz.

Aynı zamanda cep telefonumuzu sürekli yanımızda taşımaya, hiçbir zaman kapatmamaya zorlanıyoruz. Böylece her zaman nerede bulunduğumuz tespit edilebiliyor. Kurala uyup uymadığımızı denetleyebilmek adına, zaman zaman yanıtlamamız gereken mesajlar alıyoruz. Cep telefonumuzu başkasına verip gizlice evden çıkma imkânımız da yok, lakin uygulama sadece parmak izlerimiz, yüzümüzün tanınması veya gözlerimizin taranmasıyla çalışıyor. Düne kadar özgürlüğümüzün ve bağımsızlığımızın aracı olan cep telefonu böylelikle cebimizde taşıdığımız bir kelepçeye dönüşüyor. Çin’de bu tür uygulamalar hayata geçmeye başladı. Karantina kurallarına riayet etmeyenler mesaj yoluyla uyarılıyorlar.

Toplumsal Denetimin Sağlık Üzerinden Yapılması

Bu gelişmelere baktığımızda şaşırtan, ikirciklendiren şey, düne kadar hayatımız ekonomi ve eğlence tarafından belirlenip sağlık sisteminden olabildiğince tasarruf edilirken, birden bire sağlığın her şeyin üstünde tutulur olması. Bu durum şu anda uygulanan tedbirlerin sebebinin gerçekten sağlık endişesi olup olmadığı sorusunu akla getiriyor.

Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Virüsün kontrolsüz bir şekilde yayılıp sağlık sistemini çökertmesi engellenmeye çalışılıyor. Ancak ciddiye alınması gereken sağlık endişesinin yanı sıra siyasetin ve toplumun karşı karşıya kaldığı başka bir gündem, zorlayıcı bir görev var.

Toplumsal denetim tartışmalarının sağlık alanı üzerinden yürütüldüğü bir dönem yaşıyoruz. Her şey yolunda gittiğinde sormadığımız sorular, yürütmediğimiz tartışmalar bunlar: Toplum nasıl bir arada tutulur ve yönetilir, anarşinin egemen olmasını, bir diktatörün yönetimi ele geçirmesini, sokaklarda askerlerin dolaşmasını engelleyecek asgari şartlar nelerdir? Geçmiş yıllarda bu tartışmalar başka, o dönemde önemli addedilen, sistemin temel taşları olarak değerlendirilen alanlar üzerinden yürütüldü: 2008’de çok sayıda banka iflasın eşiğindeyken ekonomi alanında, 2001’in eylül ayını takip eden terörizmin etkisi altındaki yıllarda ise güvenlik alanında.

Mahrem Bilgilerle Düzeni Sağlayan Gücün Elele Vermesi

Toplumsal sistemimizi pandemiye karşı koruma çabalarına baktığımızda, aynı zamanda birbirinin rakibi de olan iki aktörün öne çıktığını görebiliriz. Bu aktörler bir yandan farklı ulus devletler, diğer yandan ise Google, Apple, Amazon, Instagram, Facebook gibi küresel ölçekte hareket eden internet şirketleri. İnsanları dolaysız olarak idare edebilmek için gerekli olan kişisel bilgilere, yani hareket verilerine, kişisel ilgi alanlarıyla ilgili bilgilere, insanlararası iletişim verilerine ve benzerlerine sadece bu şirketler sahipler. Devlet ise düzenleyici otorite olarak polis gücünü elinde tutuyor.

Ancak ikisi birleştiğinde, yani mahrem bilgilerle, düzeni sağlayabilen güç el ele verdiğinde, toplumu bir pandemi esnasında sağlığını güvenilir bir şekilde koruyabilecek derecede yönetebilmek mümkün oluyor. Terörle mücadele amacıyla –veya yalnızca halkı kontrol altında tutabilmek için- elbette ki çok sayıda devlet öncesinde de internet şirketlerinden ve takip edilenlerden habersiz olarak internet trafiğini gizlice denetliyordu. Peki şimdiki durumla arasındaki fark nedir o hâlde? Fark, denetlemenin vatandaşların bilgisi dahilinde, resmen ve yasal olarak yapılıyor olması. Bu küçümsenecek bir şey değil, aksine çok önemli bir farklılık. Çünkü ancak takip edildiğimizi, denetlendiğimizi bildiğimizde davranışlarımız etkileniyor, ancak o zaman davranışlarımızı otorite veya devlet tarafından arzulandığı şekilde değiştiriyoruz. Ancak o zaman denetlenmekle kalmayıp gerçekten etkilenip yönlendiriliyoruz.

Bu durumun tehlikeler barındırabileceğini, suistimal edilebileceğini zannedersem hatırlatmaya gerek yok. Ancak her halükârda tehlikeli olması gerekmiyor. Günümüzde bu denetleme, takip ve yönetim şekli gerçekten pandeminin yayılma tehlikesini azaltma amacını taşıyor. Mevzubahis denetleme şekli ancak otoriter ve demokratik olmayan hükûmetler tarafından uygulandığında gerçek bir tehlikeye dönüşüyor, özellikle de bu hükûmetler Çin’de, Rusya’da, İran’da ve çok sayıda başka ülkede olduğu gibi seçimle görevden alınamayan hükûmetler olduğu takdirde.

Bu tür sistemlerde, uygulamalarla sağlık takipleri yapmak yerine aynı teknolojiyi kullanarak her türlü hareket denetlenebilir. Takip uygulamaları yardımıyla despot rejimler böylece herhangi bir insanı evde kalmaya veya belli bir bölgenin dışına çıkmamaya mecbur kılabilir; bunu yapmak için hapishanelere bile ihtiyaç duymadan. Şiddet uygulamaya da gerek kalmaz, en azından insanlar kurallara uyduğu sürece. Eve kapatılmayı hapishanede tutulmaya tercih etmeyecek insan sayısı da muhtemelen epey azdır.

Biyolojik Virüs ve Siyasi Virüs

Demek ki bizleri, dünyanın dört bir tarafındaki insanları iki büyük mesele, birbiriyle bağdaşmayan iki eş zamanlı görev bekliyor: Bir yandan gerçek biyolojik virüsü elimizden geldiğince zapt etmemiz gerekiyor –özellikle de otoriter bir siyaseti hayata geçirme mazereti olarak değerlendirildiği anlarda. Ancak aynı zamanda kendimizi denetim toplumu virüsüne karşı da savunmamız gerekiyor, biyolojik virüsün peşinden ve onun dümen suyunda her yere yayılan, çok sayıda insan tarafından görülmeyen, hatta bazılarınca sevinçle karşılanan o siyasi virüse karşı mücadele vermemiz gerekiyor. Virüsü doğal yollardan, yani akılcı, dikkatli, özenli davranarak ne kadar hızlı kontrol altına alabilirsek, teknoloji ve denetimin bu görevi üstlenme tehlikesi o kadar azalır. Bu tehlikenin azalmasıyla birlikte hükûmetlerin krizi ve virüsü özgürlüğümüzü kısıtlamak ve yeni denetim teknikleri denemek için mazeret olarak kullanma ihtimali de düşer.

Çünkü dilimizden düşmeyen özgürlüğümüz, bireyselliğimiz, genelinde “bizim” olarak adlandıracağımız yaşam tarzımız, tüm bu güzel şeyler şüphesiz sistemin temel taşlarını, vazgeçilmezlerini oluşturmuyor ve de buna şaşmamak gerekiyor: Bu kavramlar tanımları ve öz algıları itibariyle denetimin, güvenliğin, toplum yönetiminin zıttı kavramlar olarak karşımıza çıkıyor. Günümüzdeki krizde siyaset ve devlet temel denetim ve güvenlik işlevlerine indirgenmiş durumda. Çoğu insanın yaşadığı esas şok, birden bire bu işlevlerin ötesine geçen her şeyin aslında önemsiz kalmasını, bir oyun olmasını, güzel sözlerden fazlası olamamasını idrak etmesinden ibaret.

Dosya: Kovid-19 ve Risk Toplumları

Risk Toplumu, Artan Güvensizlik ve Kozmopolitan Çıkış

1 Nisan 2020

Bir Prizma Olarak Virüs ve Terör

Bunu herhalde garip bir şekilde, en çok normal şartlarda toplumsal dikkatin ve sembolik ehemmiyetin merkezindeki spor ve kültür alanlarında görebildik. İlk olarak onların işlevlerini yerine getirmelerine izin verilmedi. En kolay onlar kısıtlandı, durduruldu ve muhtemelen hiçbir zaman geçmişteki göz alıcı parlaklıklarına yeniden kavuşamayacaklar. Şu anda kendimize şu soruları soruyoruz: Esasen ne kadar spora ihtiyacımız var? Konserlere, sinemaya ve müzelere gidemememiz ne anlama geliyor? Yazarların okumalarını dinlememek, tartışmalara dahil olmamak, tiyatroya gitmemek bizden ne eksiltiyor? Peki ya eğer kültür ve sanat olmadan da yaşayabildiğimizi anlarsak, ileride bu alanlara sağlanan kamu desteğinin azaltılması çok kolaylaşmış olmaz mı? Peki onlar olmadan da yaşayabilir miyiz gerçekten?

Virüsü ve terörü bir prizma olarak görebiliriz. Toplumlarımızı tayflarının temel renklerine ayırıp bize kim olduğumuzu, hangi unsurlardan oluştuğumuzu, güzel fakat yanıltıcı kullanıcı arayüzlerimizin altındaki donanımın gerçekte nasıl çalıştığını ve de güzel sözlerle hayaller zamanı sona erdiğinde hangi önceliklere sahip olduğumuzu gösteriyorlar. Bizler ise bu ışık ve renk tahlilini seyre dalıp başımızı kaşıyoruz ve de kendimize yarın nerede uyanacağımızı soruyoruz.

Dipnot

[1] https://ilmanifesto.it/lo-stato-deccezione-provocato-da-unemergenza-immotivata/

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar