Prof. M. Murat Erdoğan: “IGMG Şûrası Cesur ve Öz Güvenli Bir Girişim”
Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (HÜGO), Türk Alman Üniversitesi Göç ve Uyum Araştırmaları Merkezi-TAGU ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Mülkiye Göç Araştırmaları Merkezi-MÜGAM kurucu müdürlüklerini yapan Prof. Dr. M. Murat Erdoğan, uzun yıllardır göç ve diaspora alanında çalışmalar yapıyor. Erdoğan ile Türkiye kökenli göçmenlere, Türkiye-AB ilişkilerine ve IGMG Şûrası’na dair geniş bir sohbet gerçekleştirdik.
Murat bey, siz son aylarda sıkça yollardaydınız. En son seçimler sonrasında Almanya’da bir araştırma yürüttünüz. Sonuçları henüz yayınlanmamış olsa da bu araştırmaya dair ipucu alabilir miyiz sizden?
Almanya’da 23 Şubat 2025’teki Federal Meclis Seçimlerinin ardından ülkedeki Türklerin oy davranışlarıyla ilgili bir çalışma yaptım. Bu araştırma ile Türklerin ya da Türkiye kökenli Almanların Almanya’daki siyasi ilgileri ve tercihlerini, özel olarak da Hür Demokrat Parti (FDP) karşındaki tutumunu anlamaya çalıştım. FDP’ye oy veriyorlar mı, ilgileri nasıl, hangi alanları sorunlu görüyorlar gibi soruların izini sürdüm.
Benim gözlemlerim ve diğer saha çalışmaları da Almanya’daki Türkiye kökenlilerin en az ilgi gösterdiği partinin FDP olduğunu gösteriyor. Türkler nezdinde FDP, bazı bölgelerde aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif Partisinden (AfD) bile daha az rağbet görüyor. Ben de araştırmalarımda bunun sebebini anlamaya çalıştım.
“Türkiye Kökenli Seçmen Sosyal Dayanışma ve Haklar Konusunda Açılım Bekliyor”
FDP’ye yönelik ilgisizlikte hangi nedenler söz konusu?
Türklerin çok büyük bölümü FDP’yi ekonomik olarak liberal olurken siyaseten liberal olmamakla suçluyor. Partinin kendilerine yönelik özel bir vaadinin olmadığını düşünüyorlar. Gerçekten de FDP’nin en büyük handikabı Türkleri birer seçmen olarak dikkate almaması ve görüştüğüm kişilerin tabiriyle onları görmezden gelmesi.
Bildiğiniz gibi son Federal Meclis Seçimlerinde FDP 300 bin oyluk bir farkla ile barajın altında kaldı. Almanya’da 1,1 milyon Türkiye kökenli seçmen var. Yani aslında Türkiye kökenli seçmen FDP açısından çok büyük bir seçmen potansiyeli ve FDP aslında bu seçmenin bir bölümünü, Almanya’daki yabancı kökenlilerin sorunları ve dinî hakların savunması üzerinden kazanabilirdi.
Aslında FDP’nin çifte vatandaşlık, din özgürlüğü gibi bazı girişim ve politikaları Türkiye kökenli seçmene hitap etse de FDP’nin bunu yeterince sahiplenemesi, bu konuların bayraktarlığını Sol Parti (Die Linke) ile Yeşiller’e kaptırıyor. FDP kadrolarında bu konuları ifade edebilecek güçlü göç kökenli siyasi aktörler de yok. Bütün bunlar parti ile Türkiye kökenli seçmen arasındaki mesafeyi arttıran faktörler.
Yine de Almanya’daki Türkiye kökenlilerin FDP’den sosyal dayanışma ve haklar konusunda bir açılım beklediğini, partinin bu kitleyi ciddiye alan bir politika üretmesi durumunda Türkiye kökenli seçmenden oy alma ihtimalinin artacağını söyleyebiliriz.
Peki Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli seçmenin politik ilgileri nerelerde kümeleniyor?
Bir kere ilk bulgumuz şuydu: Almanya’da yaşayan ortalama Türkiye kökenli bir seçmen ile Alman seçmenin kaygıları birbirine çok yaklaşmış durumda. Türkiye kökenli seçmen bir azınlık refleksi ile oy vermiyor. İşçi, emekçi oluşundan hareketle bu haklarını kimin koruyacağına bakıyor. Hayat pahalılığını, işsizliği, emekli olduğunda ne yapacağını düşünüyor. Ödeyeceği vergiyi düşünüyor. Yani insanlar oy verdikleri ülkedeki yaşamlarını merkeze alarak bir seçim geliştiriyorlar.
Bu durum oldukça normal. Avrupa toplumları gibi çok ciddi ideolojik kırılmaların olmadığı yerlerde “sadık seçmen” sayısı zaten azdır. Göç kökenli de seçmen işine en çok yarayacak partilere oy verir ve bu aslında aynı zamanda çok ciddi bir uyum göstergesidir. Türkiye kökenliler aynı zamanda ağırlıkla emekçi oldukları için de genelde sosyal demokratlara, sol ve yeşil partilere oy veriyorlar, çünkü geleneksel olarak hem onların haklarına sahip çıkan partiler bunlar, hem de yabancılara yönelik nefret söylemini en çok bu partiler reddediyor. Dahası göçmen kökenlilere kadrolarında yer açıyorlar.
“Avrupa’daki Türk Diasporası Yerleşik Olsa da Parçalı Bir Durumda”
Siz uzun yıllardır “Türkiye diasporası” üzerinde çalışıyorsunuz. Bu alana dair yeni bulgularınız neler?
Ben 1987’den beri bu alana ilgi duyuyorum. Son 10 yılda ağırlıklı akademik ilgim Türkiye’deki Suriyeliler ve mülteciler gibi konulara kaymış olsa da diaspora çalışmalarına özel bir ilgim var. Bununla birlikte “diaspora” kavramına da kısmen dikkatli yaklaştığımı söyleyebilirim. Diaspora kavramı, bazen yurt dışında yaşayan ne kadar Türkiye kökenli varsa hepsi için ayrım gözetilmeden kullanılıyor. Oysa diaspora böyle bir şey değil. “Diaspora” bir anlam ve etki alanını da içinde barındırıyor.
Avrupa’daki Türklerin diaspora anlamında büyük bir önemi, etkisi ve yerleşiklilik hâli var. Fakat bununla birlikte bölünmüşlükler de söz konusu. Bu parçalı durum, “diaspora” dediğiniz grubun, Türkiye’deki romantik ve bütüncül beklentilerinin tam aksine sonuçlarla karşılaşılmasına da neden olabiliyor.
Bunun en basit örneklerinden birisi, şu an Almanya Federal Meclisinde bulunan 19 Türkiye kökenli milletvekili. Bu çok büyük bir sayı. Hatta Türklerin oy kullanma potansiyeliyle milletvekili sayıları kıyaslandığında, Türk seçmenlerin lehine bir durum bile söz konusu. Fakat bu durum başka bir soruyu gündeme getiriyor: Bu 19 milletvekiliyle Türk devleti ne kadar ilişki kurabiliyor ve bu ilişki Türkiye-Almanya ilişkilerine, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine ne kadar katkı sağlıyor? Yoksa bunun tam tersi mi oluyor? Bu durumdan hareketle ben abartılı bir bütüncülük yaklaşımı ile ifade edilen diaspora kavramına mesefe ile yaklaşıyorum ve bu bağlamda “contra diaspora” olarak tanımladığım bir kavram üzerinde çalışıyorum. Bu kavramla, “diaspora” kavramından beklenen pozitif etkinin tam tersine etki uyandıran diasporik toplulukların da var olabileceğini açıklamaya çalışıyorum.
Bana kalırsa göç konusu önümüzdeki dönemlerde de gündemde kalmaya devam edecek. Ayrıca “diaspora”ların da birçok toplumda çok ciddi roller oynayacağı bir sürece doğru gittiğimizi düşünüyorum. Sadece Avrupa’da yaşayan Türkler için değil, Türkiye’de yaşayan Suriyeliler, Ruslar ya da Afrikalı gruplar için de bu böyle. Özellikle Türkiye-AB ilişkilerinde Türk diasporalarının etkisinin kaçınılmaz olacağı görüşündeyim. Ama burada hayal kurmaya ve bütün Türkiye kökenlileri aynı sepete koymanın yaratacağı gerçeklik dışı duruma dikkat çekmeye çalışıyorum.
“Avrupa’daki Türkler Türkiye’de Hak Ettikleri Değeri ve Saygıyı Görmüyor”
Türkiye-AB ilişkilerinde diasporanın nasıl bir etki oluşturabileceğini düşünüyorsunuz? Diasporanın bu anlamda bir “köprü” olmaktan ziyade geçtiğimiz dönemde sıkça araçsallaştırıldığına da tanık olduk zira…
Öncelikle şunu vurgulamak gerekiyor. İçinde Türk diasporasının da yer aldığı “modern diasporalar”, klasik (hatta buna “organik” de denilebilir) Yahudi, Ermeni gibi diaspora yapılarından oldukça farklı. Onun için bu tür yeni diasporalar, kaynak ülkenin de aktif bir inşa çabasının ürünü oluyor. Ama bu inşa süreci riskler de yaratıyor, hatta bizzat göçmen kökenlilere yaşadıkları ülkelerde zarar bile verebiliyor.
Ben Türkiye’de siyasi iradenin yurt dışındaki vatandaşlarına müdahalelerinden ve araçsallaştırmalarından oldum olası rahatsız oldum. Çünkü oradaki insanların hayatlarını orada gerçekleştirme süreçlerinin ne kadar zor olduğunu biliyorum, bunları birebir yaşadım. O insanların tırnakları ile geliştirdikleri kabulün, kurumların, yaşamların, kaynakların Türkiye nezdinde zaman zaman çok hoyratça kullanıldığına tanık olduk. Avrupa’daki Türk toplumu ile diyalog, onların hakları için çaba göstermek, onlara destek başka bir şey; onları araçsallaştırmak, “beşinci kol” gibi etiketlenmelerine neden olmak başka bir şey.
Örneğin, 2017 yılında anayasa değişikliği referandumu esnasında Türkiye-Hollanda arasındaki diplomatik krizde bunu gördük. Oradaki siyasi kriz, sadece Hollanda’da değil, bütün Avrupa’da yaşayan Türkler üzerinde şaibelere zemin oluşturdu. Bence buna kimsenin hakkı yoktu. Bu nedenle de Türkiye ile diasporası arasındaki sivil mesafeyi korumak ve bu insanları araçsallaştırma çabası yerine onlara saygı duymanın, güvenmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Özellikle Türkiye-AB ilişkilerindeki kopuş ve 2014’den itibaren T.C. vatandaşlarının bulundukları ülkelerde oy verme imkânına kavuşması, diaspora konusunun “devlet” mi “parti” temelli mi olduğu hususunu da gündeme getirdi. Bu konudaki politikaların, bırakın güçlü bir diaspora geliştirmesi, tersine Avrupa’daki Türk toplumunu daha da parçalama, “contra diasporik” yapıları artırması riski gözardı edilmemeli.
Ben Avrupa’daki Türklerin Türkiye’de hak ettikleri değeri ve saygıyı hâlâ göremediklerini düşünüyorum. Oysa 60 yılı aşan bu süreçte Avrupa’daki Türk toplumunun vatanlarına bağlılıkları ve katkıları çok değerli. Bu insanlar Avrupa ile Türkiye arasında mantalite transferleri gerçekleştrdiler. Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenliler Türkiye’ye yalnızca para göndermiyorlar, mantalite ve farklı sosyalizasyonlar da getiriyorlar. Daha da önemlisi Türkiye’ye ve Türk toplumuna dev bir Avrupa penceresi açılmasını sağladılar. Çalıştılar, kendilerini geliştirdiler, çocuklarını eğitime yönlendirdiler, yeni bir orta sınıf geliştirdiler, kurumsallaştılar. Önce “acı vatan” dedikleri yerleri ikinci vatan hâline getirmeyi başarırken, Türkiye’ye de hem duygusal hem de mali destekler vermeyi inançla sürdürdüler. Hâlen Avrupa’nın her anlamda asli unsurları hâline gelen bu insanlar, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, bilimsel, sportif her alanda varlar.
Türklerin ilk dönemlerde Avrupa’daki kimlik koruma mücadelesinde dinî yapılanmaların özel bir yeri olduğu açık. Konteynerlerdeki mescitlerle başlayan dinî pratikler zaman içinde sosyal siyasi ve kimliksel özellikler kazandı, daha da önemlisi bu yapılar mücadelelerle yaşanılan ülkelere kabul ettirildi. Dinî yapılar hem yaşanılan ülke yönetimi ve toplumları ile, bazen Türkiye’deki devlet kurumları ile ve bazen de birbirleri ile mücadele ettiler. Ama aradan geçen zamanda IGMG başta olmak üzere birçok dinî cemaat, Avrupa ülkelerinde kalıcı olduklarını, bu kalıcılığın Türkiye’ye katkılarının farklı şekillerde olabileceğini, bunu bir siyasi partiye indirgemenin herkese zarar vereceğinin bilinci ile hareket ederek buna uygun söylem ve kurumsal yapılar geliştirmeye çaba gösterdiler.
“Bir Dinî Cemaatin Kendisini ve Geleceğini İstişare Etmesini Cesur ve Öz Güvenli Buldum”
Mayıs ayında Hollanda’da düzenlenen İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) Şûrası’na gözlemci olarak katıldınız. Oradaki gözlemleriniz nasıldı?
Almanya başta olmak üzere Avrupa’daki İslami cemaatler, organizasyon yapıları, kaynakları ve etki alanları itibariyle en önemli kurumsal muhataplar. Hem Türk toplumu nezdinde hem de Alman ve diğer Avrupa devletleri, toplumları nezdinde önemli bir konumları var. Bu açıdan Avrupa’nın çeşitlenmiş İslami cemaatleri içinde önemli bir yeri olan IGMG’nin düzenlediği şûraya katılmak ve orada yaşanan süreçleri ve muhasebeyi takip edebilmek benim için çok ilgi çekici ve verimliydi.
Şûra’yı iki kelime ile özetleyecek olsaydım “cesaret ve öz güven” derdim. Bir dinî cemaatin her konuyu tartışıp o konuyla ilgili hem dünyevi hem de dinî referanslarla bir metin ortaya koyması cesur bir şeydir. Çünkü bu, İslami yorumlardaki farklılık ya da dünya ve siyasi görüşlerin çok çeşitli olması gibi nedenlerle çoğu zaman bir tartışma doğurabilir.
Bir diğer husus ise, bir dinî cemaatin ya da İslami bir yapının kendi faaliyetlerinde, hizmet verdiği ülkenin koşullarını dikkate alma zorunluluğu. Hem cemaatin hem ilgili ülkelerin hem de konjonktürün beklentileri karşısında IGMG’nin “Biz bazı toplumsal, siyasi tartışmalarla ilgili pozisyonumuzu metinlerle netleştireceğiz. Bunu da tabanımızla istişare ile yapacağız,” demesini çok cesur ve öz güvenli buldum. Çünkü özellikle Avrupa’da yapılanan kitlesel tabanlı bir İslami cemaatin çoklu sınırlamalarla karşı karşıya olduğu açıktır. Öncelikle bu yapının yaşanılan ülkenin kurallarını ve toplumun hassasiyetlerini, örneğin demokrasi, insan hakları, kadın hakları, İsrail’e yönelik tavır gibi hususları dikkate alması gerekiyor. İkincisi diğer cemaatlerin rekabetini önemsemesi gerekiyor. Üçüncüsü kendi içindeki radikalleşme eğilimlerine duyarlı olması gerekiyor. Dördüncüsü ise dinî referanslardan vazgeçmeden, Avrupa’nın genel kaideleri ve güncel gerçeklikleri sentezleme çabası bir sınır çiziyor. Bir başka önemli sınır da Türkiye ile olan ilişkiler. Hem “beşinci kol” olma şüphesini boşa çıkarmak hem de Türkiye’deki siyasi gelişmelere ve tartışmalara, özel olarak da siyasi partilere ve liderlere bir mesafe koymak gerekiyor.
Bunlara başka sınırlılıklar da eklenebilir. Bu bağlamda oldukça güçlü bir geleneği ve kitlesi olan, hatta Alman Anayasa Koruma Teşkilatı (Verfassungsschutz) tarafından da takip edilen bir cemaatin kendini anlamaya ve önemli güncel konularda nasıl bir yol izleneceğine dair tartışmalar yapmasını, özel olarak da cemaat içindeki kadınların duruşunu izlemek benim için çok öğreticiydi.
IGMG Şûrası esnasında en çok dikkatinizi çeken tartışma hangisiydi?
Öncelikle şunu söylemem lazım. IGMG’nin bence en önemli avantajı kendi kaynağını kendisi üreten ve bunun üzerinde bir öz güvene sahip bir kurum ve köklü bir geçmişi olması. Bu geçmiş kolay bir geçmiş de değil üstelik. Sürekli mücadeleler içinden geçmiş, bu mücadeleler içinde ufak tefek parçalanmalar olmuş, özellikle Almanya’da zaman zaman bürokratik, yargısal, idari, siyasal kontrollerin ya da tartışmaların odağında olmasına rağmen ana yapıyı koruyup bugüne getirebilmiş. Bence bu çok kıymetli bir şey.
Çelişkileri aslında biraz şurada gördüm ben: İslami bir topluluk kendini tanımlarken referansları doğal olarak Kur’an-ı Kerim’dir, sünnet ve diğer İslami kaynaklardır. Bununla birlikte Avrupa’da yaşadığınız toplumun anayasasını, yasalarını, bazen kültürel kodlarını dikkate alan politikalar geliştirmeniz ve bir denge bulmanız gerekiyor.
Bir taraftan inancınızı ana çıta olarak görüp, diğer yanda buna yönelik engelleri görüp, diğer yandan da içinde yaşadığınız kurumsal ve siyasi çerçeveyi dikkate almanız gerekiyor. Şûra’da bu çabaya yönelik ifadelerin, İslami referansları daha fazla önemseyenler tarafından bazen “savunma refleksi” olarak eleştirildiğine tanık oldum. Bana kalırsa bu tarz arayışları bir savunma olarak değil de hem mevcut konjonktürel gerçeklik hem de inanç esasları arasında bir denge oluşturmak konusunda ideal bir yol arayışı olarak görmek lazım. Hatta kitlesel dinî cemaatlerin önemli bir sorunu hâline gelme potansiyeli olan radikalleşme konusunun da çok önemsendiği anlaşılıyordu.
Ben Şûra’da birçok konunun, beni şaşırtan bir açıklıkla tartışılmasından etkilendim. IGMG’nin karar alma konusundaki mekanizmalarının yerleşmiş olması, insanların bireysel düşüncelerine alan açılmış olması ve bunun başka gözlemcilerin önünde yapılıyor olması son derece önemli bir öz güven göstergesi bence.
Örneğin, eş cinsellik ile ilgili husus tartışılırken konu Müslüman kimliği açısından gayet açık bir biçimde tartışıldı. Fakat tartışma konusunda donanımlı olan tüm katılımcılara rağmen konunun kendisi çok zor. Bir yanda işin insan hakları ve “evrensel değerler” denilen kısmı var. Yaşadığınız ülkede bu yaşam biçimi ve cinsel yönelim ya da tercihlerin tolere edilmesi ayrı bir konu, bir İslami cemaatin bu konuda tavır alması da ayrı yaşamsal bir konudur. Ama bu konuların sadece fısıltılarla kapalı topluluklarda konuşulmasından çıkıp gündem yapılması, bunun gittikçe önemli hâle gelen bir gerçeklik olduğunun kabulü ve dahası açıklıkla tartışılması çok cesur bir atılım gibi göründü bana.
Burada önemli bir gözlemim de toplantıya katılan ve cemaatin farklı birimlerinde yönetici düzeyinde görev yapan kadın üyelerin katkılarıyla ilgili açık tutumuydu. Pek çok kadın katılımcının, en az erkek katılımcılar kadar ciddiye alınmayı önemsemeleri, eleştirilerinin ve kadın perspektifinin dikkate alınmasını, yüksek tonda “Biz de varız, güçlüyüz ve haklıyız,” pozisyonlarını korumaları değerliydi. Bunun ileride nasıl bir yere evrileceğini merakla izleyeceğim.
Bu ve benzer sorular, bugünün çokkültürlü toplumlarında faaliyet gösteren dinî yapılanmaların bence en çok zorlanacağı alanlar ve bu soruları çözmek çok kolay değil. Onun için de IGMG Şûrası’ndan bir belge çıktığında hem Türklerin hem Müslümanların hem de içinde yaşanılan ülkedeki ilgililerin en çok inceleyeceği konular, bu kesişim noktaları olacak. Bu bir yönüyle yeni yaftalamaları, yeni tartışmaları da beraberinde getirebilir.
Özetle hem kendi cemaatinizi memnun etmek hem İslami bir teşkilat olmanın gerektirdiği referanslara riayet etmek hem de içinde bulunduğunuz ülkenin koşullarına dikkat etmek, tüm bunları da IGMG’nin kendi iddiasından hareketle başarabilmek çok zor pozisyon. Demokrasi başta olmak üzere, Batı dünyasında toplumsal yaşam gibi konulardaki sorunları sadece Müslüman topluluklar tartışmıyor. Ama muhatap güçlü bir dinî cemaat olunca, bu konulardan ilanihaye kaçma imkânı da yok. Evrensel olarak tanımlanan ilkeler, demokrasi, insan hakları, kadın hakları gibi genelde “Batılı” görülen değerler ile İslami değerler arasındaki bazı konularda ortaya çıkan gerilimleri IGMG icat etmedi, ama bu cesaret ve öz güveni ortaya koyan kurum olarak, gerilimi dengeleme konusunda da bir misyon yüklenmiş olduğu açık. Devamı nasıl gelir bilemem ama bu tartışmalara şahit olmak benim açımdan oldukça öğreticiydi.