Temsil Krizi, Yapısal Tıkanıklık ve Reform Arayışlarıyla Birleşmiş Milletler
Savaşları önlemek ve barışı korumak iddiasıyla kurulan Birleşmiş Milletler, veto mekanizması, güç asimetrisi ve sahadaki etkisizlik nedeniyle artık çözümün değil, sorunun bir parçası olarak görülüyor. “Uluslararası Toplum” serisinde BM’nin geçmişini, yetki karmaşasını ve güncelliğini tartışıyoruz.
Birleşmiş Milletler (BM) -kuruluşundan bu yana- uluslararası kurumların yetki ve misyonlarındaki belirsizliğin temsilcisi olageldi: İnsanlığın ortak aklı ve çözüm mercii olma iddiasıyla hayata geçirilen bu kurum, aynı zamanda güç ilişkilerinde dezavantajlı konumda kalanları görmezden geldiği için eleştirilerin odağında oldu. “Uluslararası Toplum” serisinde, BM’nin tarihsel serüvenini, yapısal sınırlarını ve günümüz krizleriyle yüzleşme biçimini göz atıyoruz.
Milletler Cemiyeti Başarısızlığından Sonra Kurulan Birleşmiş Milletler
1920’de kurulan İsviçre merkezli Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam), I. Dünya Savaşı felaketinin ardından benzer savaşlara engel olma umuduyla vücut bulmuştu. Ancak ABD’nin buraya üye olmaması, ekonomik bunalım ve yükselen faşizm gibi etkenlerle bu öncül kurum kadük hâle geldi. 1935’te İtalya’nın Etiyopya’yı işgali, 1938’de Almanya’nın Çekoslakvaya’daki Südet bölgesinin işgaline olur veren Münih Antlaşması, 1939’da Polonya’nın işgali… Cemiyet, kısa sürede yaşanan bu gelişmelere karşısındaki eylemsizliğiyle varlık amacını kaybetti.
Buradaki başarısızlığa bakarak Birleşmiş Milletler, 1945’te San Francisco Konferansı’nda daha gerçekçi olmayı hedefleyen bir tasarımla kuruldu: Kurucu Antlaşma’nın ilk satırları ‘gelecek kuşakları savaşın felaketinden korumak’ idealini telaffuz ederken, aynı sayfalarda Güvenlik Konseyi’ni kilitleyecek veto mekanizması da doğdu. P5’in veto imtiyazı, savaşı kazanmış müttefiklerin onayını aramadan adım atmanın zaten imkânsız olduğunu kabul eden bir realpolitik formülasyondu. İşte, kuruluştan beri var olan bu çelişki, -idealizm ile güç siyaseti arasındaki gerilim- BM’nin karşısına çıkan her krizinde yeniden su yüzüne çıkmaktadır.
Edward Said’in “hayali coğrafyalar” kavramını ödünç alırsak, BM nezdinde temsil edilmek istenen uluslararası toplum da büyük ölçüde zihinsel bir harita üzerinde kurulmuştur. BM’nin New York’taki Genel Kurul Salonu, bu haritanın merkezî koordinatı kabul edilir; buraya giren her ülke, devletlerin egemen eşitliği ilkesine göre söz alır. Fakat salona girenlere vadedilen bu retorik simetri, pratikteki güç asimetrilerini örtmez. BM her ne kadar 193’lük tam üyeliğiyle oldukça evrensel görünse de karar süreçlerinde beş daimî üyenin (P5) veto gücü, bu evrenin tekil bir galaksi etrafında döndüğünü ya da aslında dönemediğini hatırlatır. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler eğer bir orkestraysa, buradaki şefin kim olduğu ve o işaret ettiğinde hangi enstrümanların sessize alındığı kritik öneme sahiptir.
Karar alma süreçlerinde ve yaptırım uygulama kapasitesinde sorunlar yaşayan BM’nin, buna karşılık, öne çıkan gücü, norm üretme kapasitesidir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948), Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (2015) veya İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (1992) gibi kilometre taşları, küresel politika lehçesini şekillendirmiştir. Devletler, eyleme geçmeseler bile bu normlara atıf yaparak meşruiyet devşirmeye çalışır. Bununla birlikte, güçlü söylem pratik sonuç getirmediğinde ‘sihir’ bozulur. Gazze Şeridi’nde sivillerin bombalanmasına dair art arda gelen çağrılar bağlayıcı bir karara dönüşemeyince, BM’nin retorik sermayesi son dönemde bir erime yaşanmaktadır.
Yapısal Tıkanıklık: Veto ve İç İşlerine Karışmama İlkesi
P5’in veto yetkisi 1945’teki güç mimarisi için konulmuş bir sigortaydı; bugünse sistemi kilitleyen bir daimî unsur. Soğuk Savaş sırasında 250’yi aşkın Sovyet vetosuna karşılık, 1990’dan sonra ABD vetoları öne çıktı. Son on yılda Suriye, Yemen ve Filistin dosyalarında vetolar tek taraflı müdahalelerin kalkanı olarak kullanıldı. Hindistan’dan Güney Afrika’ya, Meksika’dan Japonya’ya kadar pek çok aktör, mevcut yapının meşruiyetini sorguluyor: Eğer BM evrensel ise neden karar masasında yalnızca 1945’in galipleri oturuyor?
BM Antlaşması’nın 2. Maddesinin 7. fırkası üye devletlerin iç işlerine karışmama prensibini garanti eder. Ancak Ruanda (1994) ve Bosna (1995) katliamları, “iç mesele” tanımının insanlık suçu karşısında ne kadar anlamsız kaldığını gösterdi. 2001’de Kanada önderliğinde ortaya atılan “Koruma Sorumluluğu” (R2P) doktrini, tam da bu paradoksu aşma girişimiydi. Ne var ki Libya’daki NATO müdahalesinin (2011) rejim değişikliğine evirilmesi, R2P’yi itibarsızlaştırdı. İç işlerine karışmama, yeniden egemenlik duvarıyla çevrildi.
BM’nin Kriz Dosyaları Karnesi
Tutsi ve savaştan taraf olmayan daha ılımlı çizgideki Hutulardan oluşan 800 bin insanın öldürüldüğü 100 günde, BM’nin barış gücü MINUAR’ın elinde yalnızca 2.500 silahlı personel vardı. General Roméo Dallaire’in takviye çağrıları, Güvenlik Konseyi’ne ulaştı ama veto tehdidi taşımayan lakin duyarsız üyeleri aşamadı. Kofi Annan’ın (o dönem Barışı Koruma Dairesi Direktörü) yıllar sonra ‘uluslararası toplum ihmalkârlığın günahını işledi’ sözü, bu yaraya düşen kalıcı dipnot oldu:
“Eğer uluslararası toplum zamanında ve kararlı bir şekilde müdahale etseydi, katliamların büyük bölümü engellenebilirdi. Ancak ne yeterli siyasi irade vardı, ne de müdahale edecek askerî güç. […] Uluslararası toplum, ihmalkârlığın günahını işlemiştir. O dönemde BM Barışı Koruma Dairesi’nin başındaki biri olarak, birçok ülkeden asker göndermelerini talep ettim. O zaman, elimden gelenin en iyisini yaptığımı düşünüyordum. Ancak soykırımdan sonra fark ettim ki, alarmı daha güçlü bir şekilde vermek ve destek toplamak için daha fazlasını yapabilirdim, yapmalıydım. Bu acı deneyim, Bosna-Hersek’te yaşananlarla birlikte, Genel Sekreter olarak düşüncelerimi ve pek çok eylemimi derinden etkiledi.”
7 Ekim 2023’ten sonra Gazze Şeridi’ne yönelik başlayan İsrail saldırıları, 2024 yılı boyunca 60 bini aşkın can aldı. Aralık 2024’te E10 üyesi Cezayir’in sunduğu ateşkes tasarısı, 14 olumlu oya rağmen ABD vetosuna takıldı. BM adına yapılan diplomatik hamleler, sahadaki gerçekliği değiştiremedi.
Myanmar’da 2017’den bu yana 740 bini aşkın Rohingya, Arakan’dan kaçtı. BM raporları “soykırım niyeti” tespit etse de Güvenlik Konseyi kararı çıkmadı; zira Çin ateşkes müzakerelerinde veto kartını masaya koydu. Yemen’de 2015’ten bu yana 377 bin insan öldü. Dünyanın en ağır insani krizlerinden biri yaşanmaya devam ediyor. BM arabulucuğunda Stockholm Anlaşması (2018) imzalandı fakat taraflar uygulamadı. Haiti’de 2010 depremi sonrası konuşlanan MINUSTAH barış gücü, 2011’de kolera salgınına neden oldu; 10 binden fazla kişi öldü. BM yıllarca özür dileyemedi, tazminat da ödemedi.
Uluslararası ilişkiler uzmanları ve hukukçular, bu vakaları BM’nin ya sessiz ya da yetersiz kaldığı senaryoların kronolojisi olarak sıralamaktadır.
Sahadaki Birleşmiş Milletler: Barışı Koruma Güçleri
BM bugüne dek 70’i aşkın barışı koruma misyonu yürüttü. Kamboçya (UNTAC, 1992-93) ve Liberya (UNMIL, 2003-18) örneklerinde görece başarıdan söz edilebilir. Buna karşın Somali (UNOSOM II, 1993), Ruanda (MINUAR, 1994) ve Gine-Bissau (UNIOGBIS, 2010-20) operasyonları kaynak, yetki ve manda belirsizliği yüzünden başarısız oldu. 1999’da kurulan MONUC (bugün MONUSCO) ise 25 bini aşkın personelle tarihin en maliyetli misyonu olmasına rağmen Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde çatışmaları bitiremedi.Sahadaki bu başarısızlıkların üç ana nedeni öne çıkar:
- Kısıtlı yetkiler: Barış gücüne saldırı varsa bile ateş açma yetkisi yoksa, sivilleri nasıl koruyacaksınız?
- Kaynak eksikliği: Asker katkısının yüzde 70’ini gelişmekte olan ülkeler yapıyor, teknolojik donanım P5’e bağlı.
- Siyasi kararlılık yoksunluğu: Konsey’de ciddi bir güç, ‘kendi savaşını’ görmezden gelmesini istediğinde, misyon iptal olabiliyor.
Reform Tartışmaları: Çok Sesli Bir Koro
Birleşmiş Milletlerin barış ve insan hakları odağındaki misyonuna rağmen, yaşanan krizlere yanıt vermekte yetersiz kaldığı gerekçesiyle özellikle Güvenlik Konseyi bünyesinde bir reforma ihtiyaç duyulduğu giderek daha çok dile getiriliyor. Bu çerçevede önerilen değişiklikler arasında, Konseyin günümüz jeopolitik dengelerine göre yeniden yapılandırılması, veto yetkisinin sınırlandırılması, Afrika ve yükselen güçlerin temsiliyetinin artırılması ve barış inşası ile sivil koruma mekanizmalarının güçlendirilmesi gibi adımlar yer alıyor. 21. yüzyılda yaşanan savaş ve trajediler bu reform çağrılarının aciliyetini ortaya koyuyor.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, 2021’de ikinci kez göreve atandığında, uluslararası sistemde yaşanan dönüşüme dikkat çekerek, “Gerçekten bize önemli seçimler sunulmuş bir kavşakta bulunuyoruz. Paradigmalar değişiyor, eski dogmalar tersine çevriliyor,” ifadelerini kullanmıştı. Reform taleplerinin içeriği de farklı gruplaşmalara göre değişkenlik gösteriyor. Öne çıkanlar:
- G4 Bloğu (Almanya, Brezilya, Hindistan, Japonya): Daimî üyelik + veto ya da veto kaldırımı.
- Afrika Birliği: En az iki daimî, beş geçici sandalye talep ediyor; ‘kıtamızı haritalarda gösteren BM’de karar masasında da yerimiz olsun’ diyor.
- L.69 Grubu: Geniş Asya-Pasifik ve Latin Amerika ülkeleri, nüfus ve ekonomik ağırlık oranında temsil arıyor.
BM Genel Sekreteri António Guterres’in 2021’de açıkladığı ‘Our Common Agenda’ raporu, dijital yönetişimden gençlerin temsiline dek menzilini genişletirken, Güvenlik Konseyi reformuna dair somut takvim sunmadı. Reformun özü, P5’in ayrıcalığına dokunmak olduğundan, ‘kilit içerden’ açılmayı bekliyor.
Annan’ın Özeleştirisinden Günümüze Güven Bunalımı
Kofi Annan, 2004’te Ruanda Soykırımı Anma Konferansı’nda ‘daha yüksek sesle alarm zilleri çalmalıydım’ diyerek tarihe bir özeleştiri bıraktı. Bugün Annan’ın sözünü ettiği ‘uluslararası toplumun ihmalkârlığı’ hâlâ karşımızda duruyor ve BM’nin temsil ettiği bu toplum, büyük bir güven bunalımına sürükleniyor. Soru şudur: Eğer uluslararası toplum gerçekten varsa, onu hangi sesler oluşturuyor ve hangi sessizlikler boğuyor? Birleşmiş Milletler bu soruya tatmin edici bir yanıt üretmeden reform çabaları kozmetik değişikliklerle sınırlı kalmaya mahkûm. Bundan sonraki yol ayrımında, ya BM kendini yenileyerek temsil krizini aşacak ya da ‘uluslararası toplum’ dediğimiz tahayyül, bir retorik varlıktan ibaret kalacak.
Bu, yalnızca Birleşmiş Milletler’in değil, dünyayı paylaştığımız 8 milyar insanın geleceğiyle ilgili bir tercih. Seçenek net: Ya daha kapsayıcı, hesap verebilir bir küresel düzen inşa edeceğiz ya da ilkesel söylemlerin geride bıraktığı gölgelerde yeni insanlık trajedilerine tanıklık etmeyi sürdüreceğiz.