Bir Kavram Tartışması: “Müslüman Karşıtı Irkçılık” mı, “İslamofobi” mi?
Akademi ve siyaset dünyası, Müslümanlara ve İslam'a yönelik ırkçı nefreti hangi kavramla tanımlamak gerektiğini uzun yıllardır tartışıyor. Özellikle Almanya ve Fransa'da “İslamofobi” kavramı, çoğu zaman komplo teorileriyle gölgeleniyor. Peki, Müslümanlara yönelik bu ırkçı nefreti en doğru biçimde tanımlayan tek bir kavram gerçekten var mı?
Almanya’nın önde gelen antisemitizm araştırmacısı ve tarihçi Prof. Wolfgang Benz, Antisemitizm Araştırmaları Merkezi’ndeki veda konuşmasında özetle, “antisemitizm” kavramının aslında çok isabetli bir kavram olmadığını, ancak yine de işlevsel olduğunu, çünkü nihayetinde herkesin bu kavramla neyin kastedildiğini bildiğini söylemişti. Antisemitizm kavramının ortaya çıkış tarihine ve anlamsal yapısına bakıldığında, bu kavramın bugün kullanıldığından daha geniş biçimde anlaşılabileceği ve yalnızca Yahudi karşıtı ırkçılıkla sınırlandırılmaması gerektiği söylenebilir.
Ben de Müslüman karşıtı ırkçılık ya da İslamofobi üzerine yaptığım çalışmalarda benzer bir yaklaşım benimsiyorum. Zira İslamofobi ya da Müslüman karşıtı ırkçılık ile neyin kastedildiği açık olduğu sürece, somut olarak hangi kavramın kullanıldığı ikincil bir öneme sahiptir.
İngiliz ve Alman Bakış Açılarındaki Farklılaşma
İngilizce literatürde “İslamofobi” ve “Müslüman karşıtı ırkçılık” kavramları büyük ölçüde eş anlamlı olarak kullanılır. Buna karşılık, İslamofobi tartışmalarında kavram seçimine bu denli takılıp kalan yaklaşım, esasen Almanca konuşulan dünyaya özgüdür.
Son yirmi yıldır bu alanın içerisinde olan bir akademisyen olarak, bu olgunun nasıl “doğru” şekilde adlandırılması gerektiğine dair sayısız tartışma gördüm. “İslam düşmanlığı” mı, yoksa “Müslüman karşıtı ırkçılık” mı, “Müslümanlık karşıtlığı” mı yoksa “İslamofobi” mi denilmesi gerektiğine dair sayısız tartışma yürüttüm. Bana kalırsa bu tartışmalar yalnızca önemsiz değil; aynı zamanda çoğu zaman, İslamofobi ya da Müslüman karşıtı ırkçılığın ele alınmasını ve bununla mücadeleyi engellemeye yönelik dikkat dağıtıcı tartışmalar.
Bu tartışmaların çoğunda mesele, Müslümanlara yönelik “ayrımcılığa” yalnızca işaret etmek, ama buna paralel olarak İslam’ı özcü bir biçimde tanımlamaya devam ederek, liberal demokrasinin kalesi ilan edilen Alman toplumunda İslam’ı bir sorun olarak sunmaktı. Başka bir ifadeyle, bir yandan Müslüman karşıtı ırkçılık yeniden üretilirken, diğer yandan da kavramların anlamı üzerine vekâleten bir tartışma sürdürülüyordu.
İslamofobi mi, Yoksa Müslüman Karşıtı Irkçılık mı?
Kelimelerin semantik anlamları elbette önemli. Ancak çok daha önemli olan, o kavramın teorik olarak nasıl inşa edildiği ve onunla neyin kastedildiği. Çoğu zaman semantik anlam, o kavramla neyin kastedildiği hakkında çok az şey söyler. Bir olgunun adlandırılması ya da yeniden isimlendirilmesi, onun kavramsal olarak nasıl tanımlandığı sorusunu çözmez. Esas mesele, bir kavramın hangi olguyu kavramsal olarak kapsaması gerektiğidir.
Bugün akademik literatürde “Müslüman karşıtı ırkçılık” büyük ölçüde İslamofobi ile eş anlamlı olarak kullanılır. Bu kavram, Müslümanların özcü biçimde “öteki” olarak işaretlenmesini ifade eder. Bu özcüleştirme ya da ırksallaştırma sürecinde “öteki”ne İslam’a aidiyetle birlikte değiştirilemez bir özellik atfedilir ve bu kimlik sabitlenir. Bu nedenle, örneğin sonradan Müslüman olmuş ve dışarıdan “beyaz” olarak algılanan kişiler bile beyazlık ayrıcalıklarını kaybedebilirler.
Benim gözlemlerime göre bugün “Müslüman karşıtı ırkçılık” ya da “İslamofobi” artık hegemonik bir güç hâline gelmiş durumda. Bu olgu yalnızca nefret saldırılarında ve kitlesel katliamlarda kendisini göstermiyor. Örneğin Anders Behring Breivik, Avrupa’nın “İslamlaştırıldığına” ilişkin komplo teorisine inanarak, Haziran 2011’de Norveç’in Oslo ve Utøya kentlerinde gerçekleştirdiği saldırıları, sözde İslamlaşmaya karşı önleyici bir saldırı olarak meşrulaştırmıştı.
İslamofobi yalnızca nefret suçlarında değil; başörtüsü yasakları gibi yasal düzenlemelerde, güvenlik aygıtı aracılığıyla Müslüman sivil toplumun kriminalize edilmesinde, Gazze’deki soykırımın sessizlik yoluyla ya da fiilen askerî-sanayi kompleksine verilen siyasi ve ekonomik destek aracılığıyla desteklenmesinde de kendisini gösteriyor.
Özellikle siyasi elitler tarafından İslamofobinin kurumsallaştırılması, ona karşı mücadeleyi çok daha zorlaştırıyor ve tanımı gereği İslamofobiye karşı savunma imkânlarını daha en baştan ciddi biçimde sınırlandırıyor. Buna rağmen hem sivil toplum hem de kurumsal düzeyde İslamofobiyle mücadele etmeye yönelik çeşitli girişimler de mevcut.
Uluslararası Eğilim Karşısında Avrupa’nın Çekingenliği
Avrupa Komisyonu, 2015 yılında İslamofobi meselesini daha ciddiye almaya karar verdi; ancak bunu oldukça sınırlı bir çerçevede gerçekleştirdi. Müslüman Karşıtı Nefretle Mücadele Koordinatörü (İng. “Coordinator on Combatting Anti-Muslim Hatred”) pozisyonunun oluşturulmasıyla birlikte mesele daha çok “kişiler arası nefret” düzeyine indirgendi ve böylece Müslüman karşıtı ırkçılığın yapısal karakteri göz ardı edildi.
Bu pozisyon son derece sınırlı mali kaynaklara sahipti. Atanan kişilerin seçimi ve zaman zaman görevin uzun süre boş kalması da bu göreve ne kadar önem verildiği konusunda soru işaretleri doğurdu. Özellikle antisemitizmle mücadele için oluşturulan benzer pozisyonlarla kıyaslandığında bu durum daha da göze çarpıyor.
Her şeye rağmen AB düzeyinde böyle bir pozisyon mevcut ve Avrupa Konseyi gibi aktörler de o tarihten bu yana önemli çalışmalar yürüttü. Bu çalışmalar sayesinde yalnızca bireysel nefret değil, Müslüman karşıtı ırkçılığın sistemsel boyutu da açık biçimde tartışılmaya başlandı.
Bu bağlamda önemli belgelerden biri, Avrupa Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Komisyonu (ECRI) tarafından hazırlanan ve 2021 yılında kabul edilen Müslüman Karşıtı Irkçılık ve Ayrımcılığın Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin 5 No’lu genel politika tavsiye kararıdır. Bu belgede açıkça “Müslüman karşıtı ırkçılık” kavramı kullanılmaktadır.
Almanca Konuşulan Dünyanın Konuya Yaklaşımı
Uluslararası tartışmalar tamamen farklı bir yönde ilerlerken Almanca konuşulan dünyada ise “doğru kavramın hangisi olduğu” tartışması körüklenmeye devam ediyor. Öyle ki bu tartışma, “İslamofobi” ya da “İslam düşmanlığı” kavramının, İslam eleştirisini susturmak amacıyla İran İslam Cumhuriyeti tarafından icat edildiğine dair komplo teorilerine kadar uzanıyor. Buna karşın akademik literatürde ise esas olarak “Müslüman karşıtı ırkçılık” ve “İslamofobi” kavramları yerleşmiş durumda. Akademik dünyada bu alandaki tartışmalara ağırlıklı olarak ırkçılık kuramları ile postkolonyal ve dekolonyal yaklaşımlar yön veriyor.
Siyasi alan da bu gelişmeyi takip ediyor. Özellikle 15 Mart 2022 tarihini burada önemli bir gün olarak anmakta fayda var. 15 Mart, Birleşmiş Milletler Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü (UN International Day to Combat Islamophobia) olarak kabul edilmiş durumda. 15 Mart, Yeni Zelanda’nın Christchurch kentindeki cami saldırısının yıldönümü olması nedeniyle seçildi. O saldırıda beyaz üstünlükçü bir ırkçı, iki camide 50’den fazla insanı makineli tüfeklerle katletmişti.
Burada dikkat çekici iki hususa işaret etmekte fayda görüyorum. Birincisi, Birleşmiş Milletler üyesi tüm devletler 15 Mart’ın İslamofobi ile Mücadele Günü olarak kabul edilmesine onay vermiştir. İkincisi ise bu karar görüşülürken yalnızca üç kişiden eleştirel açıklamalar gelmiştir: Oy hakkı bulunmayan bir Avrupa Birliği temsilcisi, Fransa temsilcisi ve Hindistan temsilcisi. Bu durum, Hindutva milliyetçileri tarafından yönetilen Hindistan’ın yanı sıra Almanca ve Fransızca konuşulan tartışmaların uluslararası düzeyde ne kadar yalnız kaldığını da bir kez daha göstermektedir.
Hem Almanya hem de Fransa, Avrupa Birliği’nin merkezi ülkeleri arasında yer alıyor ve aynı zamanda önemli büyüklükte Müslüman nüfus barındırıyorlar. Buna rağmen Fransa, Müslüman karşıtı ırkçılığı en baskıcı biçimde kurumsallaştırmış ülkelerden biri olarak değerlendiriliyor.
Buna örnek olarak Fransız İçişleri Bakanlığının sözde “İslamcı ayrılıkçılıkla mücadele” amacıyla uyguladığı sistematik engelleme politikası gösterilebilir. Bu politika kapsamında Müslümanları izlemek amacıyla Fransa’da 101 birim kurulmuş, 24.887 Müslüman kuruluş ve şirket kara listeye alınmış ve sonuçta Müslümanlar tarafından yönetilen 718 şirket ve cami kapatılmıştır. Bunlar arasında 4 okul, 37 cami, 210 şirket ve iki sivil toplum kuruluşu bulunmaktadır. Ocak 2022’ye kadar bu süreçte toplam 46 milyon avroya da el konulmuştur.
Dolayısıyla “İslamofobi” kavramının reddedilmesi, Müslümanların öz örgütlenmelerine karşı yürütülen mücadele ve devlet ırkçılığını eleştiren akademiye yönelik baskılarla doğrudan bağlantılıdır. Fransa’da İslamofobiyle Mücadele Kolektifi (CCIF) adlı sivil toplum kuruluşunun kapatılması bunun çarpıcı örneklerinden biridir.
15 Mart Uluslararası İslamofobiyle Mücadele Günü Etkili Kullanılıyor mu?
Birleşmiş Milletlerin girişimi, Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü’nün küresel düzeyde tanındığını gösteriyor. Bu durum, toplantı sırasında eleştirel açıklamalar yapan Avrupa ülkeleri nezdinde dahi geçerli. Çünkü sonuçta onlar da bu karar lehinde oy kullandılar.
Mayıs 2025’te Birleşmiş Milletler, İspanyol diplomat Miguel Ángel Moratinos Cuyaubé‘yi İslamofobi ile Mücadele Özel Temsilcisi (Special Envoy to Combat Islamophobia) olarak atadı ve böylece İslamofobi konusunu kurumsal düzeyde daha da güçlendirdi.
Peki 15 Mart Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü’nün Avrupa’da gerçekten içi doldurulabildi mi? Bu sorunun cevabı, “kesinlikle hayır” olabilir. Her yıl yayımlanan Avrupa İslamofobi Raporu’nun ortak editörlerinden biri olarak, o tarihten bu yana Avrupa’daki siyasi partilerin ve hükümetlerin Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü’nü büyük ölçüde görmezden geldiklerini gözlemliyoruz.
Sivil toplum alanında da durum çok farklı değil. Irkçılık karşıtı organizasyonlar ve Müslüman kuruluşlar, bu günü kampanyalar düzenlemek, siyasetçilere talepler sunmak ve İslamofobi konusunda kamuoyunda farkındalık oluşturmak için yeterince değerlendirmiyor.
Ancak bu durum böyle kalmak zorunda değil. 15 Mart, uluslararası düzeyde desteklenen ve her aktöre değerlendirebileceği önemli bir fırsat sunan bir gün. Hem sivil toplumun hem de yerel ve ulusal düzeydeki siyasi aktörlerin bu fırsatı değerlendirmesi gerekiyor.