Bir Doktorun Tanıklığı: “Saksonya-Anhalt’ı Neden Terk Ettim?”
Saksonya-Anhalt’ta 15 yıl boyunca doktorluk yapan başörtülü bir doktor, Almanya’dan neden ayrıldığını anlatıyor: “15 yıl yaşadığım, 5 binin üzerinde hasta baktığım şehir, Almanya’nın doğusunda, Saksonya-Anhalt eyaletinin ise batısında yer alıyor. Hani şu, AfD’nin seçimleri kazandığı eyalet. Ve ben, 2011 yılının haziran ayında kadın-doğum asistanı olarak geldiğim bu güzel şehri artık terk ediyorum.”
Bundan 15 yıl önce Avusturya’da tıp fakültesini yeni bitirdiğimde, başörtülü bir Müslüman doktor olarak uzmanlık eğitimime hemen başlamak istiyordum. Almanya’nın o sıralar kadın doğum doktoruna, benim de uzmanlık eğitimi görecek bir hastaneye ihtiyacım vardı. Daha önce hiç yaşamadığım bu ülkeyle mükemmel bir uyumu baştan yakalamıştık.
Asistan doktor olarak çalışacağım hastanenin başhekimiyle Viyana’dan tanışıyorduk. Evrak işleri halledilince beni karşısına alıp şöyle söylediğini hatırlıyorum: “Biliyorsun, artık Doğu ve Batı Almanya yok. Ama bu ayrım, Almanya’da kafalardan hâlâ silinmiş değil. Burası, Doğu Almanya. Sen Doğu Almanya’ya geliyorsun ve insanlar senin başörtünü farklı karşılayabilir.”
Benim Alman bürokrasisiyle imtihanım, benden 2 yıl sonra yanıma gelen doktor olan eşimin yaşadıkları kadar zor olmadı. Eşim uzmanlık yapabilmek için türlü zorlu bürokratik engelleri aştı. Meslek izni alabilmek için işe başlaması gerekiyordu. İşe başlayabilmek içinse meslek izni istiyorlardı. Garip kısır döngüler arasında iki doktor, 35 bin nüfuslu bu küçük şehri kendimize yuva edindik.
Sezaryen mı, Yoksa Namaz mı?
Çalıştığım hastanede, meslektaşlarımın hayatları boyunca yüz yüze tanıştıkları ilk başörtülü doktor, büyük ihtimalle bendim. Mesleğimin başında yalnızca kabalık diye düşündüğüm birçok davranışın başörtümle ve geldiğim ülkeyle ilgili ayrımcılıklar olduğunu sonradan fark ettim. Ameliyathanede bana gereksiz yere bağırıldığında daha sıkı çalışıyordum. İnsanları alttan alıyor, daha fazlasını yapmaya uğraşıyordum. Zamanla, iyi niyetli insanların beni tanıdıkça belki yumuşadığını, ama düşmanlık besleyenler için yapabileceğim bir şey olmadığını öğrendim. Bir de Harz bölgesindeki insanların, yaşadıkları coğrafya gibi daha sert mizaçlı olduğunu.
Başhekim namaz kıldığımı biliyordu. Bir gün nereden çıktığını bilmediğim bir etik dilemma ile karşımda dikildi: “Tam namaz kılacağınız sırada acil bir sezaryen gelse ne yaparsınız? Namazınızı mı kılarsınız, yoksa acil sezaryene mi girersiniz?” Müslüman bir doktor olarak dinimle mesleğim arasında mutlaka bir ikilem yaşayacağım düşünülüyordu.
Daha sonra yalnızca ona, namazın birkaç saate yayılan bir ibadet olduğunu ve İslam’da insan hayatının kutsallığını anlatmakla kalmadım, aynı zamanda Almanya’da babam ya da ailem olmamasına rağmen neden hâlâ başörtüsü taktığımı sorgulayan meslektaşlarıma, hastalarıma, her zaman aynı özenle açıklamalar yaptım: “Hayır kendimi baskı altında hissetmiyorum. Evet, başörtüyü kendi isteğimle takıyorum. Hayır eşimin zoruyla değil, aynen.”
Bir gün nöbetçiyken hamile bir kadın eşiyle birlikte doğum için acile geldi. Kabulünü yaptım. Eşinin bana bakmadığını, hatta beni görmemek için başını abartılı bir şekilde öbür tarafa çevirdiğini fark ettim. Daha sonra başhekim gelip hastanın benden tedavi almayı reddettiğini söyledi. Başörtülü birinden yardım almak istemiyormuş.
Nedenini sorduğumda bunun “kişisel” olmadığını söylediler. Kişisel algılamama gerek yokmuş; hastanın eşi bir aşırı sağcıymış. Bugün hâlâ, bunun bana dünyanın en olağan şeyiymiş gibi bildirilmesine şaşırıyorum.
Meraklı Bakışların Homurdanmalara Dönüşmesi
Saksonya-Anhalt’ta sokakta başörtülü bir kadın görmek oldukça nadir bir durumdu. Bu nedenle sokağa çıktığımda insanların meraklı bakışlarla beni izlemesine alışkındım. Yürürken, markette ya da hastanede sürekli meraklı bakışlar görürdüm: “Bu kim, nereden geldi, acaba nasıl biri?” Bu saf insani merakı anlayışla, hatta sevgiyle karşılardım. Tanışmak isteyen bakışları çoğu zaman tatlı bir ayaküstü sohbete çevirirdim.
2015 yılından sonra ise yaşadığım şehirdeki atmosfer bütünüyle değişti. Meraklı bakışlara söylenmeler, laf atmalar eklendi. Markette yanımdan söylenerek geçenlerin ya da bisiklet sürerken bir şeyler homurdananların sayısı arttı.
Bir keresinde çocukları arabaya bindirirken, yanımdan geçen iki kişi, “Şuna bak” dedi. “Devletin bunlara verdiği parayla nasıl arabalara biniyorlar. Buna karşın biz ne haldeyiz!” Kategorik olarak “mülteci” olarak sınıflandırılmaya başlandım. Medyadaki her tartışma, federal siyasetin dolaşıma soktuğu her etiket, başörtülü bir doktor olarak benim üzerime yapışmaya başladı.
Bununla birlikte yaşadığım küçük şehri çok sevdim. Sosyal çevremizi orada inşa ettik. Kendimi vatanımda hissetmesem de evimde ve iyi hissettim. İnsanların homurdanmaları bir şekilde üzerimden akıp geçti. O küçük şehirden Saksonya-Anhalt’in merkezine girince, terslemelerin ve homurdanmaların daha da artmasına rağmen, yine de her şey iyiydi.
Buraya bütünüyle ait olmayacağımı, bir gün ülkeme döneceğimi biliyordum. Ama yine de bu “dönüş miti” belirsiz bir bulut gibi tepemizde dolaşıyordu.
Daha sonra o belirsiz bulutu bir anda katılaştırıp evimize sokan iki şey oldu: Gazze’de senelerdir süren soykırım 7 Ekim sonrasında akıl almaz bir hız kazandı. Ve aşırı sağ parti Almanya için Alternatif (AfD) giderek daha büyük bir hızda palazlanmaya başladı. 7 Ekim sonrasında Almanya’nın durumu ve 6 Eylül sonrasında AfD’nin zaferi bu ülkede neden yaşayamayacağımızı bize bıçak gibi bir keskinlikle gösterdi.
“Ama Sen Farklısın” Demeyi de Bırakan “Cesur Irkçılar”
Almanya’nın İsrail’e silah desteği, Avrupa’da İsrail’in soykırımını bu kadar destekleyen tek ülke olması, Filistin’e dayanışma gösteren protestoları bastırması, hastanede, sokakta ya da okulda Filistinlilerin yaşadığı korkunç soykırımdan ağız ucuyla bile bahsetme imkanımızın elimizden alınması, “Filistin” denildiği anda antisemitizm yaftasının yapıştırılması… Tüm bunların tam içinde olmak, bunun bir parçası olmak bizi yaraladı. O dönem Scholz’un, “Ne olursa olsun İsrail’in yanındayız.” demesini şok içinde izlediğimi hatırlıyorum. Ve Filistin’le dayanışma gösteren insanların yerlerde sürüklenmesini…
Bu ülkeyle aramıza artık kocaman bir soğukluk girmişti. Bu ülkede olduğumuz gibi kabul edilmediğimi zaten homurdanmalarla teyit ediyordum. Bir de soykırım destekçiliği karşısında kendini ifade edememek bende büyük bir rahatsızlık doğurdu. Zaten hemen ardından da AfD, ülke genelinde en güçlü parti hâline geldi. Tüm bunlar, kararımızı kesinleştirdi. Geri dönüyorduk.
Çoğu insan seçimlerin sonuçlarına odaklanıyor. Fakat AfD’nin anketlerde sadece oy oranının artış göstermesi bile, aşırı sağcı doktor arkadaşınızın, çocuğunuzun okulundaki aşırı sağcı öğretmenin ya da velinin cesaret bulmasına yol açabiliyor. Önceden sadece ırkçıyken, bir anda “cesur ırkçılara” dönüşüyorlar. Birlikte çalıştığınız insanlar, göçmenlerden şikâyet edip ırkçı şakalar yaparken artık dönüp size, “Ama sen farklısın!” deme ihtiyacı bile hissetmemeye başlıyor.
Almanya’daki Evimin Kapısı Kapalı
Bu şehirde 15 yıl yaşadım. Binlerce hasta gördüm. Şimdi bu şehre, bu ülkeye emek vermiş, katkı sağlamış insanların kriminalize edildiği bu yerden ayrılıyorum. Ülkesinde tarih öğretmeni ya da laboratuvar teknisyeniyken, savaştan kaçarak geldiği Almanya’da temizlikçi olarak çalışmak zorunda olan insanların sırtından siyasetin yapıldığı, diplomaları tanınmayan insanlara entegrasyon isteksizliği atfedilen bu yerde yaşamak istemiyorum. Çalışıp, para kazanmama rağmen, sanki birlikte yaşadığım insanların vergilerinden geçiniyormuş gibi homurdanmalar duymak istemiyorum.
Göçmenlerin geri gönderilmesinin hedeflendiği, “Remigration”dan bahseden bir partinin sandıktan zaferle çıktığı bir eyalette yaşamak istemiyorum. Çocuklarımı bu güzel şehirde, olası bir AfD hükûmeti distopyası içinde yetiştirmek istemiyorum.
Bu yüzden, çocuklarımın, her an bir homurdanma ya da hakaret duyup duymayacağını düşünmek yerine, Müslümanlar olarak zorluk yaşamayacaklarını inandığım “ülkeme” geri dönüyorum. Almanya, benim için her zaman, evimin olduğu bir yerdi. Fakat Almanya’daki evimin kapısı şu an kapalı. O kapıyı, Almanya’nın kendisi kapattı.
NOT: Bu yazı, Saksonya-Anhalt’ta 15 yıl boyunca doktor olarak çalışan ve isminin yayımlanmamasını isteyen başörtülü bir kadın doktorla yapılan görüşmenin metne dönüştürülmesiyle hazırlanmıştır. Metinde yer alan deneyim ve değerlendirmeler kendisine aittir.