İngiltere’nin İsrail Politikasını Sertleştiren Yahudi Dışişleri Bakanı: Ed Miliband Kimdir?
Marksist bir düşünürün oğluyken İşçi Partisi liderliğine, iklim mücadelesinin önde gelen isimlerinden biri olmaktan Dışişleri Bakanlığına uzanan Ed Miliband, günümüz Birleşik Krallık siyasetinin en sıra dışı siyasi kariyerlerinden birine sahip. İsrail ve Filistin konusunda giderek daha açık ve sert bir tutum benimsemesi ise aile geçmişi ve Britanyalı bir Yahudi olarak kimliğiyle yakından bağlantılı.
Britanya Dışişleri Bakanı 8 Eylül’de Avam Kamarasında söz aldığında, İsrail ve Filistin hakkında konuşmaya büyükannesinden söz ederek başladı.
Ed Miliband, Holokost sırasında eşini ve ailesinden 60 kişiyi Naziler yüzünden kaybeden büyükannesinin daha sonra İsrail’e sığındığını anlattı. Çocukken Tel Aviv’de onu ziyaret ettiğini, kuzenlerinin yaşadığı bir kibbutzda portakal topladığını hatırlattı.
Ardından konuşmasının tonu değişti.
Miliband, İsrail hükûmetinin işgal altındaki Filistin topraklarındaki politikalarını kınadı, İsrail yerleşimleriyle yapılan ticareti hedef alan yeni tedbirleri açıkladı ve yerleşimlerin genişlemesinin bir Filistin devletinin kurulabilme ihtimalini tehdit ettiği uyarısında bulundu. Batı Şeria’daki durumu “etnik temizlik” olarak nitelendirdi ve şiddet eylemlerine karışan yerleşimcilerden “yerleşimci teröristler” diye söz etti.
Ortadaki tezat dikkat çekici. Miliband, İsrail’e yönelik eleştirilerini bu ülkenin reddi olarak sunmuyor. Tam tersine kendisini “gururlu bir Britanyalı Yahudi” olarak tanımlıyor, büyükannesine bir yuva sağladığı için İsrail’e minnet duyduğunu söylüyor ve İsrail’i desteklemekle bir Filistin devletini desteklemenin birbiriyle çelişen tutumlar olmadığında ısrar ediyor.
Ancak Ed Miliband’ın bu noktaya nasıl geldiğini anlayabilmek için onu şekillendiren aileye dönmek gerekiyor.
Polonya Kökenli Yahudi ve Marksist Bir Ailede Büyüyen Ed Miliband
Babası Ralph Miliband, 1924’te Brüksel’de Polonyalı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Nazi Almanyası Belçika’yı işgal ettiğinde Ralph, babasıyla birlikte Britanya’ya kaçtı. Geniş ailesinin büyük bölümü ise geride kaldı ve aile üyelerinin çoğu daha sonra Holokost sırasında öldürüldü. Ralph Miliband ilerleyen yıllarda Britanya’nın en tanınmış Marksist düşünürlerinden biri hâline geldi. London School of Economics’te ders verdi, ardından sosyalizm, kapitalizm ve Britanya’nın siyasi sistemi üzerine kapsamlı çalışmalar kaleme aldı.
Annesi Marion Kozak da Yahudi bir mülteciydi. Polonya’da doğan Kozak, Holokost sırasında ailesinden bazı kişileri kaybetti. Daha sonra sosyalist hareketler ve insan hakları alanında faaliyet gösterdi. Dolayısıyla Miliband ailesindeki siyasi atmosfer, siyasetle yakından ilgilenen bir aile için bile sıra dışıydı. Siyaset yalnızca seçim dönemlerinde konuşulan bir konu değil, gündelik hayatın bir parçasıydı.
Ed ve kendisinden büyük kardeşi David, Kuzey Londra’da siyasi tartışmalarla çevrili bir ortamda büyüdü. Babaları, iki oğlunun ileride benimsediği siyasi çizgiden daha soldaydı. Ancak iki kardeş de İşçi Partisi siyasetine girdi ve zamanla hükûmette üst düzey görevler üstlendi.
Üniversite Hayatının Ardından İşçi Partisi Liderliğine Hızlıca Yükselen Miliband
Ed Miliband, Oxford Üniversitesinde Felsefe, Siyaset ve Ekonomi eğitimi aldıktan sonra London School of Economics’te ekonomi alanında yüksek lisans yaptı. Kısa süre televizyon sektöründe çalışmasının ardından İşçi Partisine katıldı ve Başbakan Gordon Brown’ın (2007-2010) danışmanı oldu. Siyasetteki yükselişi hızlıydı. 2005’te parlamentoya girdi, kısa süre sonra da hükûmette görev almaya başladı.
Gordon Brown, 2008 yılında Miliband’ı Enerji ve İklim Değişikliği Bakanı olarak atadı. İklim politikası o dönemde siyasi gündemin görece yeni alanlarından biriydi, ancak zamanla Miliband’ın siyasi kariyerinin merkezine yerleşecekti. Miliband, sera gazı emisyonlarının azaltılması için hukuken bağlayıcı hedefler getiren İklim Değişikliği Yasası’nın kabul edilmesi sürecini yönetti. İklim politikası bundan sonra siyasi kariyerini tanımlayan temel başlıklardan biri oldu.
Ancak Miliband’ın siyasi hedefleri yalnızca belirli politika alanlarıyla sınırlı değildi.
2010 genel seçimlerinde İşçi Partisinin yenilgiye uğramasının ardından parti liderliği için aday oldu. En büyük rakibi Muhafazakâr Partili bir siyasetçi değil, kendi kardeşi David’di. Yarış, modern İşçi Partisi tarihinin en sıra dışı liderlik mücadelelerinden birine dönüştü. Ed Miliband seçimi küçük bir farkla kazandı ve hem İşçi Partisinin hem de parlamentodaki ana muhalefetin lideri oldu.
Sonraki beş yıl boyunca Tony Blair ve Gordon Brown dönemlerinin ardından İşçi Partisini yeniden tanımlamaya çalıştı. Liderliği, Muhafazakârların öncülüğündeki hükûmetin kemer sıkma politikalarına karşı çıkarken partiyi “One Nation Labour”, yani “Tek Ulus İşçi Partisi” adını verdiği bir çizgiye taşıma girişimleriyle şekillendi. Eleştirmenleri onu fazla solcu olmakla suçlarken, bazıları da belirgin bir siyasi kimlik oluşturmakta zorlandığını düşünüyordu.
Sonra 2015 geldi.
Seçim Mağlubiyetinin Ardından Genel Başkanlığı Bırakan Ed Miliband
İşçi Partisi genel seçimi kaybetti ve Miliband parti liderliğinden istifa etti. Beş yıl boyunca Downing Street 10 Numara’daki Başbakanlık Ofisine girmeye hazırlanan bir siyasetçi açısından bu sonuç büyük bir yenilgiydi. Doncaster North milletvekili olarak parlamentoda kalmaya devam etti, ancak birkaç yıl boyunca Britanya siyasetinin merkezinden uzaklaştı.
Siyasetin ön saflarına dönüşü iklim değişikliği üzerinden gerçekleşecekti.
Miliband 2020’de yeniden İşçi Partisinin ön sıralarına döndü ve partinin enerji ile net sıfır politikalarındaki en önemli isimlerinden biri hâline geldi. İşçi Partisi 2024 genel seçimlerinin ardından iktidara döndüğünde ise Enerji Güvenliği ve Net Sıfır Bakanı oldu. Gündeminde Great British Energy’nin kurulması, yenilenebilir enerji yatırımları ve hükûmetin elektrik sistemini karbonsuzlaştırma hedefi bulunuyordu.
Böylece bir dönem başbakan olma girişiminin başarısızlığıyla tanımlanan siyasetçi, giderek başka bir alanla özdeşleşmeye başladı. İklim değişikliği, enerji güvenliği ve fosil yakıtlardan uzaklaşma süreci, Miliband’a İşçi Partisi liderliği dönemindekinden daha belirgin ve bazı açılardan daha kalıcı bir siyasi kimlik kazandırdı.
Temmuz 2026’da ise kariyerinde beklenmedik bir dönemeç daha yaşandı.
Yeni Başbakan, Yeni Kabine ve Yeni İsrail Tutumu
Keir Starmer’ın istifasının ardından oyları artan aşırı sağ partiye karşı en popülarite sahibi İşçi Partili siyasetçi olduğu belirtilen Andy Burnham göreve geldi. Yapılan kabine revizyonuyla Miliband Enerji Bakanlığından ayrılarak Birleşik Krallık’ın yeni Dışişleri Bakanı oldu. Yeni görevi, onu kişisel geçmişinin siyasetinden hiçbir zaman tamamen silinmemiş bir boyutuna yeniden yaklaştırdı.
İsrail, Miliband’ın hayatında parlamentoya girmesinden çok daha önce vardı. Çocukken büyükannesini İsrail’de ziyaret ettiğini ve ailesinin geçmişiyle Holokost’un tarihini zaman içinde nasıl keşfettiğini daha önce birçok kez anlattı. Yahudi kimliği ve antisemitizme karşı duruşu hakkında da açık biçimde konuşuyor.
Miliband’ın Filistin Devleti’ne desteği ise Dışişleri Bakanlığı döneminden çok daha eskiye uzanıyor. İşçi Partisi lideriyken 2014’te Avam Kamarasında Filistin’in İsrail’in yanında bir devlet olarak tanınmasını destekleyen önerge lehinde oy kullandı.
Dışişleri Bakanı olduktan sonra İsrail ve Filistin konusundaki tutumu giderek daha açık ve sert bir nitelik kazandı. Miliband ağustos ayında, Doğu Kudüs yakınlarında 3 bin 400’ü aşkın konutun inşasını öngören ilişkin İsrail E1 yerleşim planını “kabul edilemez ve yıkıcı bir adım” olarak nitelendirdi. Projenin Doğu Kudüs’ü Batı Şeria’nın geri kalanından koparma ve yaşayabilir bir Filistin devletinin kurulmasını imkânsız hâle getirme riski taşıdığını söyledi.
“İki Devletli Çözümün Yok Edilmesine Boyun Eğemeyiz”
Eylül ayına gelindiğinde kullandığı dil daha da sertleşti: İsrail politikasının “kapsamlı” şekilde (comprehensive reset) yeniden düzenleneceğinin sözünü verdi. Parlamentoya hitap eden Miliband, Britanya hükûmetinin “iki devletli çözümün yok edilmesine boyun eğmeyeceğini” söyledi. İsrail yerleşimleriyle bağlantılı ekonomik faaliyetleri hedef alan tedbirleri duyurdu. Bunlar arasında yerleşimlerden gelen mal ve hizmetlere yönelik kısıtlamaların yanı sıra yerleşimci şiddetine karışan kişilere karşı yaptırımlar da bulunuyordu.
Birleşik Krallık’un bu adımı aynı zamanda, 8 Eylül’de 12 ülkenin İsrail yerleşimleriyle ticarete yönelik kısıtlamaları desteklediğini veya değerlendirdiğini açıkladığı daha geniş bir diplomatik girişimin parçasıydı.
Miliband ayrıca İsrail’e yönelik belirli silah ihracatı lisanslarının askıya alınması kararını savundu. Britanya hükûmetinin yerleşimlerin genişlemesine ve İsrail hükûmetinin diğer bazı politikalarına karşı çıkmasının, Britanya ile İsrail arasındaki ilişkilerin güçlü kalmasına engel olmadığını ileri sürdü.
Miliband’ın yaklaşımını anlamak açısından bu ayrım önemli. İzlediği politikayı İsrail’e karşı bir düşmanlık olarak tanımlamıyor. Ona göre İsrail’le dostane ilişkiler sürdürmek, Birleşik Krallık’ın iki devletli çözüm ihtimalini tehdit ettiğini düşündüğü politikalar karşısında sessiz kalmasını gerektirmiyor.
Aile Tarihinden Dış Politikaya Miliband’ın İsrail’le Kurduğu Siyasi Mesafe
Ancak bu tutum Britanya’daki Yahudi toplumu içinde de tartışmalara yol açtı. Miliband’ın eylül ayındaki açıklamasının ardından Britanya Hahambaşısı Ephraim Mirvis, hükûmetin yaklaşımını eleştirerek yaptırımların Britanyalı Yahudiler açısından doğurabileceği sonuçlar konusunda uyarıda bulundu. Miliband ise İsrail’in yerleşim politikasına karşı çıkmanın Britanyalı Yahudilerin güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görülmesini reddetti.
Bu tartışma, Miliband’ın İsrail konusundaki konumunu diğer birçok Britanyalı siyasetçiden ayıran noktayı da görünür kılıyor. İsrail onun için yalnızca bir dış politika başlığı değil; ailesinin Holokost’tan kaçışının, büyükannesinin sığındığı ülkenin ve kendi Yahudi kimliğinin de parçası.
Bu nedenle Miliband, İsrail’e yönelik eleştirisini bu geçmişten kopuş olarak değil, onun içinden geliştirdiği bir siyasi sorumluluk anlayışı olarak kuruyor. İsrail’in güvenliğini desteklemekle Filistinlilerin kendi devletlerinde yaşama hakkını savunmanın birbirine karşıt tutumlar olmadığını söylüyor; Britanya’nın İsrail’le yakın ilişkilerinin de yerleşim politikaları karşısında sessiz kalmasını gerektirmediğini savunuyor.
Miliband’ın siyasi kariyeri bugüne kadar birçok farklı dönemden geçti: Marksist bir düşünürün oğlu, İşçi Partisi danışmanı, kabine bakanı, muhalefet lideri, seçim yenilgisinin ardından iklim politikası üzerinden siyasetin merkezine dönen bir isim ve bugün Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı.
Fakat İsrail ve Filistin meselesi, bu uzun siyasi yolculuğun belki de kişisel geçmişiyle kamusal görevinin en doğrudan kesiştiği alan hâline geldi. Miliband bugün Britanya’nın İsrail’le ilişkisini yeniden tanımlamaya çalışırken, argümanını kendi ailesinin tarihinden hareketle kuruyor: Bir kuşağın güvenliğe kavuşmuş olması, ona göre, başka bir halkın güvenlik ve devlet talebini görmezden gelmenin gerekçesi değil.