Fransa'da İslam İslamofobinin Gölgesinde: Fransa’da Müslümanların Uzun Yolu

Fransa’da Müslümanlara yönelik baskı politikaları artıyor. Bir yanda “Fransa İslam’ı” için kurumsallaşma adımları atılırken, diğer yanda terörizm ve İslamcılıkla mücadele adına temel hakların kısıtlanması söz konusu.

Orkun Elmacıgil 1 Kasım 2020

1989 yılının eylül ayında, Fransa’nın Creil kentinde liseye başörtüsüyle giren üç öğrencinin, öğretmenleri tarafından dersten atılmasıyla Fransız kamuoyu ve ülkede yaşayan Müslümanlar yeni bir döneme girmiş oldu. Konunun yargıya taşınmasıyla Danıştay öğrencilerin eğitim alma hakkının ihlal edildiği kararını verse de kamusal alanda ilk kez İslamofobik bir eylemle karşılaşılıyor ve buna karşılık Müslümanların günümüze değin uzanacak hak arama mücadelesi başlıyordu.

2004 yılında ilk ve orta dereceli okullarda başörtüsünün yasaklanması, aradan geçen yılların Fransa’daki Müslümanlar için sürekli bir temel hak ve özgürlüklerden uzaklaşma süreci olduğunu gösterdi. 2018 yılında ise Paris-IV Üniversitesinin öğrenci sendikası temsilcisi olarak başörtülü Maryam Pougetoux’nun seçilmesi, dönemin İçişleri Bakanı tarafından “skandal” olarak nitelendirildi. Pougetoux iki yıl sonra mecliste milletvekilleriyle öğrenciler arasında pandeminin öğrenciler üzerindeki ekonomik etkilerinin görüşüleceği bir istişare toplantısına katıldığında, bu defa da iktidar ve muhalefet partilerinin milletvekilleri toplantıyı terk ederek Pougetoux’yu ayrımcılıkla suçladı. Maryam Pougetoux, toplumsal ve kamusal alanda kendi kimliğiyle görünür olmak istediği için ayrımcılıkla suçlanıyor ve toplumsal bir tehlikenin ana odağı konumuna itiliyordu. 

1989, 2004, 2018 ve 2020; uzun bir zaman dilimine yayılan bu tarihlerden hareketle yalnızca başörtüsü örneği üzerinden otuz yıllık süreç sonunda gelinen noktaya bakmak dahi, Fransa’da Müslümanların neye maruz kaldığını göstermeye yetiyor. Müslümanlar en sıradan gündelik rutinlerinin bile tartışıldığı, dinî ve etnik aidiyetleri dolayısıyla masumlukları kanıtlanana kadar suçlu oldukları, siyasetten toplumun kılcal damarlarına yayılmış gerçeküstü bir toplumsal histeriyle baş etmek durumunda. 

Fransa’da İslam Olağan Bir Şüpheli

Şüphesiz ki bu durumda siyasi iktidarlar ve onların yıllardır uyguladığı, Müslümanları tanıyıp toplumda kabul etmekten çok, onları dönüştürüp asimile etmeyi, tek tiplik içinde eritmeyi amaçlayan sosyal, ekonomik ve güvenlikçi politikaların etkisi baş rolde. İster sağ, isterse de sol hükûmetler ve cumhurbaşkanları olsun, her geçen yıl bir öncekini aratan, Müslümanların hukuki ve toplumsal düzlemde geriletildiği yeni İslamofobik politikalar devamlılık arz ediyor. Fransa’da ana akım ve merkezde yer alan siyasal partiler, yıllardır yükselişte olan aşırı sağ siyasetin göçmen karşıtlığı, yabancı düşmanlığı ve İslamofobi üstünde kurduğu siyasal anlayışı marjinalleştirmek şöyle dursun, bu söylemi kendi siyasetine adapte etmeye başladı. En sağından en soluna pek çok siyasetçi, kanaat önderi ve entelektüel, mevzubahis İslamofobi olunca cümlelerin şeklini değiştirseler de hep aynı şeyi söylemeye devam ediyor. Bu aynılaşmış söylemin içinde İslam, kendini Fransa’ya uydurmak zorunda olan, olağan bir şüpheli hâline getiriliyor. 

Bir gün, altında eski bakanlar, cumhurbaşkanları ve düşünürlerin imzasının olduğu bir bildiriyle Kur’ân-ı Kerîm’den kimi ayetlerin çıkarılması, İslam’ın reforma uğraması gerekliliğinin altı çizilirken; diğer gün Fransa Cumhurbaşkanı’nın ağzından İslam’ın dünyanın her yerinde derin bir krizde olduğunu duyabiliyoruz. Bütün bu söylemlerde soyut olarak ağıza alınan İslam olsa da somut hedef ülkede yaşayan Müslümanlar oluyor. 

Fransa’da İslamofobi Devlet Yönetim Düsturu Hâline Geldi

Siyasetin tüm kurumlarıyla aşağı yukarı İslamofobik bir mutabakata vardığı bu şartlar altında ülkedeki Müslümanların hak ve özgürlükleri söz konusu olduğunda, bu hak ve özgürlüklerin ihlali hakkında konuşmaktansa, İslam’ın kendisi masaya yatırılıyor. Örneğin, Müslüman bir kadın başörtüsü yüzünden ayrımcılıkla karşılaştığında, bu ayrımcılığın nedeni değil, başörtüsünün neyi simgelediği konuşuluyor. Ayrımcılık, kin ve nefret güncel siyasetin açtığı alan ve söylem gücüyle kendini kolayca gizlerken, Müslümanlar namaza gittikleri, sakal bıraktıkları, ramazanda oruç tuttukları için bir kamusal tehdit olarak görülebiliyor ve bizzat İçişleri Bakanı Castaner’in 2019’daki açıklamalarına bakarsak bahsi geçen bu “davranışlar” emniyet güçleri tarafından bir fişlenme ve izlenme sebebi sayılabiliyor. 

Dozajı günden güne artan İslamofobik söyleme ve Müslümanlara karşı gitgide normalleşen ayrımcı pratiklere Emmanuel Macron da dâhil olmaktan geri kalmadı. Fransız Cumhurbaşkanı, 2018’de Versailles Sarayı’nda senatörler ve milletvekillerine yaptığı konuşmada İslam’ın Fransız Cumhuriyeti değerlerine uyması gerekliliğinin altını çiziyor ve ülkenin ikinci büyük dininin işbu cumhuriyet değerleri marifetiyle ve laiklik ilkesi uyarınca ehlileştirileceğini vurguluyordu. Böylelikle Macron, devleti idare ederken ana gündem maddelerinden birinin altında İslamofobik bir düşünce zemini olduğunu göstermiş oldu ve bu durumu ülkede oluşmasına çanak tuttuğu güvenlikçi siyaset ve ayrımcı metotları sürdürerek perçinledi. 

Son iki yılda Fransa’da İslamofobik vakalar yüzde 77 oranında arttı, bu vakaların da yüzde 59’u kamu hizmeti alınırken gerçekleşti. Yalnızca bu istatistik bile, Fransa’da İslamofobi’nin devlet yönetim düsturu hâline geldiğini, düşmanlığın aşağıdan yukarıya değil, devletin söylemleri ve eylemleriyle yukarıdan aşağıya, halka yayıldığını gösteriyor. 

Müslümanlar Fransızlarla Eşit Muamele Görmek İstiyor

Tüm bunlar yaşanıp, toplum ve siyaset dili Müslümanlara karşı nefret ve ayrımcılık temelli bir tutum benimsemişken, Fransa’da devlet erkinin de Müslümanların üstündeki tahakkümünü arttıracak yeni hamleler peşinde olduğunu kavramak gerek. Fişleme pratikleri, absürt yasaklar, Müslümanların sürekli olarak ayrımcılık-cemaatleşme kavramları üstünden suçlanması ve kamusal alanda kendilerini temsil etme imkânlarının her gün geriletilmesi esasen Fransa’da devletin göçmen politikalarının çöküşünün de temsilcisi. 

Birinci nesil göçmenlerin ucuz iş gücünden yararlanıp, onları şehrin ve sosyal hakların uçlarına iten, banliyöleştirmeye, yani göçmenlerin toplumsal alanda en az görünür olacağı bir düzleme dayanan bu siyaset, Fransa’da doğup büyüyen, Fransız eğitim sistemi içinde yetişip Fransız vatandaşlığı alan ve tüm vatandaşlar gibi eşit muamele görmek isteyen, ikinci ve üçüncü nesil Müslüman göçmenler görünür olmaya başlayınca çözümsüz kaldı. Bu yeni nesil gençler, kamusal alanda kendi kimlikleriyle görünür olmak, yaşıtları olan Fransızlar gibi eşit muamele görmek istiyor; inançlarının, geldikleri ülkenin, isimlerinin ve görünüşlerinin toplumun içinde onlara bir dezavantaj olmasını kabullenemiyordu. 

Fransa’da sistem, toplumsal alandan itinayla saklamayı başardığı göçmenlerin çocuklarını, onların haklarının peşinden koşacağını, zira onların da kendi vatandaşları olacağını hesap edememişti. Bu noktada Fransa’nın 50 yıl önce uyguladığı ve göçmen işçileri toplumun marjinali yapmaya yönelik politikalar, şekil ve isim değiştirse de aynı ruhu sürdürüyor.

“Fransa İslam’ı” İçin Yeni Kurumsallaşma Adımları

Macron tarafından 2 Ekim 2020’de duyurulan ve İslam’ı “özgürleştireceğini” savlayan “Fransa İslam’ı”, işte bu toplumsal ahvalde ortaya çıkan, İslam’ın Fransız devleti tarafından doğrudan kontrolü ve dönüştürülmesini temel amaçlarının arasına alan ve uzun süredir tasarlanan bir proje. Projenin teorik temelleri Hakim el Karoui tarafından hazırlanan ve Montaigne Enstitüsü’nün yayınladığı “L’Islam de France” (Fransa İslam’ı) ve “Le Fabrique de l’islamisme” (İslamcılığın Üretimi) raporlarıyla atıldı. Önceden Macron’un da danışmanlığını yapan el Karoui’nin raporları, Fransa’daki Müslüman topluluklar hakkında detaylı bilgiler verirken, devletin de bu nüfusu kontrol etmesi için yapılması gerekenleri sıralıyordu. Fransa’da devletin İslam üstündeki kontrolünü azami noktaya çıkaracak bir çatı yapı kurulması, hac ibadetinden imam yetiştirilmesine dek bu üst yapının karar ve icra mercii olması önerilirken, ülkede kendi vatandaşlarına hizmet veren DİTİB gibi kurumların zararlı etkilerinden söz ediliyordu. 

Raporun eyleme geçen ilk önerilerinden biri olarak, ileride çok daha aktif ve baskın bir rol oynaması beklenen “Fransa İslam’ı için Müslüman Derneği” (Fr.“Association Musulmane pour Islam de France”) 2019 yılında kuruldu. Esasında bu dernek, pek çok İslami derneği bünyesinde barındıran, 2003 yılında kurulmuş Fransa İslam Konseyi’nin (CFCM) etkisini kırmak ve onu daha devletçi bir yapıyla ikame etmek amacı taşıyordu. Bu durum bile Fransa İslam’ı projesinin bir uyum ve uzlaşı ortamı oluşturmayı değil de dönüştürmeyi amaçladığının bir göstergesi. 

Raporun bir diğer tespiti, yurtdışından gelen imamların Fransız toplumuna adapte olmayışıyla ve bu durumun yarattığı sıkıntılarla alakalıydı. Esasında azınlıklara anadillerinde ibadet edebilme imkânı sunan, bunu da Fransa’yla resmî anlaşmalara ve protokollere dayandıran bu temel inanç hürriyeti de Macron tarafından askıya alındı. Ülkedeki 3000 imamın yüzde 10’luk dilimini bile oluşturmayan Türk, Faslı ve Cezayirli imamların ülkede bundan böyle yeniden görevlendirilmesinin önü kapatıldı. El Karoui’nin yazdıkları, nasıl bir İslam’ın tasarlandığından ziyade, Fransa toplumundan İslam’ın ve onun görünürlüğünün en yüksek oranda silinmesi üstüne inşa edilmişti ve bu yazılanlar Macron tarafından da büyük bir iştahla sahiplenildi. 

“Müslümanların Hak Arama Mücadelesi Yeniden Başlıyor”

Temmuz 2020’de yayınlanan “Radikal İslam’a Karşı Kamu Otoritesinin Alması Gereken Önlemler ve Mücadele Yöntemleri” başlıklı Fransız Senatosu raporu da Fransa İslam’ı projesinde devletin atacağı adımların ayak izlerini göstermesi açısından dikkate değer bilgiler sundu. “Ayrılıkçı İslam, radikalizm ve cemaatleşme” kavramlarının âdeta korku oluşturan birer sihirli sözcük gibi sıkça kullanıldığı bu rapor, devlet otoritelerine 44 temel öneri sunuyordu. Bunlar içinde Müslümanların gündelik hayatlarını doğrudan ilgilendirenler, derneklerin kapatılmasının kolaylaştırılması, yerel yönetimlere verilen denetleme yetkilerinin artırılması, eğitim sistemi içerisinde laiklik denetimi yapacak personel sayısının artırılması, toplumsal açıdan makbul olmayan dinî ritüellerin belirlenmesi, üniversitelerdeki ayrılıkçılığa karşı daha etkin ve eş güdümlü mücadele gibi 1930’larda Yahudilere karşı oluşan antisemitist öfke ve düşmanlık dilini aratmayacak önerilerdi.

Bu önerilerin devlet otoritelerince büyük bir memnuniyetle kabul edildiğinin bir göstergesi, bir süre önce Paris’te bulunan Omar Camii’ne ait Kur’an Kursu’na, içeride çocuklar eğitim alırken onlarca polisle yapılan baskın oldu. Fransa İslam Konseyi’ne (CFCM) bağlı olan ve bölgede 40 yıldır faaliyet gösteren camiye baskının ardından polis yangın güvenliği düzenlemeleri hariç aksi bir duruma rastlanmadığını açıkladı. Bunlara ek olarak, Paris’in kuzeybatı banliyölerinden olan Conflans-Sainte-Honorine’de bir lisede, derste Hz. Muhammed karikatürlerini gösteren Samuel Paty’nin 18 yaşındaki bir Çeçen mülteci tarafından başının kesilerek katledilmesi, Fransa kamu otoritelerine beklediği dehşet ve korkuyu sağladı.

İslamofobik Söylem Hız Kesmiyor

Katliamın yapılış şekli, teröristin verdiği mesaj ve olayın zaten tartışmaların odağındaki eğitim sistemi içerisinde gerçekleşmesiyle, Fransa hukuk devleti sınırlarından çıkmanın meşru zeminine kavuşmuş oldu. İçişleri Bakanı Darmanin yaptığı son açıklamalarla, terörist saldırıyla ilgisi olmasa bile bazı derneklere ve kişilere bir “mesaj” vermek için polis soruşturması açılacağını duyurdu. Bu kapsamda yıllık İslamofobi raporları yayınlayan, İslamofobik saldırı ve ayrımcılık mağdurlarıyla bir dayanışma ve hukuk danışmanlığı ağı kuran İslamofobiyle Mücadele Derneğinin (CCIF) kapatılacağına dair önerge verileceği de İçişleri Bakanı tarafından bir tweet ile duyuruldu.

Omar Camii baskınının ardından polisin özür dilemek bir yana üstten bakan ve yaptığı hukuksuzluğu normalleştiren tavrı, yaşanmış ve yaşanacak ilk saldırıyla karşı karşıya olmadığımızı göstermişti. Şimdi ise STK’ların, kamusal alanda ayrımcılık pratiklerine karşı çıkan her sesin boğulmaya çalışıldığı bir düzlemin içindeyiz. Fransa’da devletin ve toplumun her alanında artan ve kendi meşruiyetini yine kendi düşmanca tavrından devşiren İslamofobik söylem hızını kesmezken, gündelik hayattaki sıradan davranışları bile gözetim altına giren Müslümanların önünde uzun ve fakat yürünmekten çekinilmemesi gereken bir hak arama mücadelesi var.

Orkun Elmacıgil

Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden mezun olan Elmacıgil, Boğaziçi Üniversitesinde yüksek lisans yaptı. Şu anda EHESS-Paris’te (Sosyal Bilimler Yüksek Enstitüsü) Fransa’daki göçmen Türk nüfus ve İslamofobi hakkında çalışıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar