İslami Motiflerden Katalan Modernizmine: Antoni Gaudí’nin Mimari Mirası
Antoni Gaudí, modern mimarinin en özgün isimlerinden biri olarak anılsa da eserlerinin arkasında Endülüs'ten gelen güçlü bir İslami miras bulunuyor. Sagrada Familia'dan Park Güell'e uzanan yapılarda Mağribi süslemeler, Müdeccen sanatı ve İslam estetiğinin izleri dikkat çekerken, bu mimari miras İspanya'nın Müslüman dünyasıyla yüzyıllara yayılan tarihsel bağlarını da gözler önüne seriyor.
2026 yılı, vizyoner Katalan mimar Antoni Gaudí’nin ölümünün üzerinden geçen yüzüncü yılı temsil ediyor. Gaudí, Haziran 1926’da Barselona’nın merkezinde, en görkemli eseri olan Sagrada Famìlia’dan çok uzak olmayan bir yerde bir tramvayın çarpması sonucu hayata veda etti. Şehrin silüetine damgasını vuran ve yakın zamanda dünyanın en yüksek kilisesi unvanını alan bu bazilika, aradan geçen bir asra rağmen bugün bile hâlâ inşa halinde.
İslami Motifleri Kullanan Hristiyan Bir Mimar: Barselona’yı Şekillendiren Antoni Gaudí
Önümüzdeki yıl, yani 2027, bir başka trajedinin 10. yıl dönümü olacak. 17 Ağustos 2017’de terör örgütü DEAŞ’a (IŞİD) bağlılıklarını ilan eden teröristler, Barselona’nın kalbi sayılan yaya bulvarı Las Ramblas’ta bir aracı insanların arasına dalarak 14 kişinin ölümüne yol açmıştı. Bu eylemleri, en azından belli bir noktaya kadar, İspanya’da Müslüman egemenliğini yeniden kurma arzusundan besleniyordu.
Saldırganların asıl planı ise Gaudí’nin Sagrada Familia’sına bomba yerleştirmekti. Gerçekleşmiş olsaydı bu durum, Las Ramblas saldırısındakine benzer büyük bir ironi barındıracaktı. Çünkü Gaudí dindar bir Hristiyan olmasına rağmen Casa Vicens ve Park Güell başta olmak üzere tüm mimarisinde İslami motiflerden fazlasıyla yararlandı. Adı geçen bu yapılar, İspanyolcada “azulejo” olarak bilinen ve kökeni Arapça “al-zalij” kelimesine dayanan Mağribi tarzı çinilerle boydan boya bezenmiş durumda.
Bombalar hiçbir zaman Sagrada Familia’da patlatılamadı; zira teröristlerin hazırladığı kusurlu patlayıcılar, Katalonya ile Valensiya sınırındaki küçük sahil kasabası Alcanar’da kaldıkları hücre evini yerle bir etti. Aynı dilsel ve kültürel iz burada da karşımıza çıkıyor: Arapçada belirteç olarak kullanılan “al” takısı, İspanya’daki sayısız kasaba ve şehrin isminde hâlâ yaşıyor.
İster muhteşem yapılar inşa eden mimarlar olsun isterse onları yakıp yıkan teröristler; hem 2017’deki o kanlı terör saldırıları hem de Gaudi’nin asırlık eserleri, İspanya’nın Müslüman dünyasıyla olan o iç içe geçmiş tarihi bağını bizlere her fırsatta hatırlatıyor.
İspanya’nın Müslüman Dünyasıyla Köklü Bağı: Endülüs
İspanya’nın; tarih boyunca Müslüman Dünyası veya İslam coğrafyası olarak anılan Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika ile çok derin tarihi bağları var. İspanya’yı Fas’tan yalnızca Cebelitarık Boğazı ayırdığı için, tarihin büyük bir bölümünde bu yakınlık aslında coğrafyanın doğal bir sonucuydu.
Bu bölgelerin ortak tarihi, 711 yılında Tarık bin Ziyad komutasındaki Müslüman ordularının güney İspanya’daki Cebelitarık’a ayak basmasıyla başladı. Müslüman fatihler, İspanya’daki pek çok yer gibi karaya çıktıkları bu noktaya da bugünkü adını verdi: “Tarık’ın Dağı” anlamına gelen Cebel-i Tarık, zamanla Gibraltar (Cebelitarık) hâlini aldı. Müslümanların egemenliği resmî olarak 1492’de sona ermiş olsa da “Reconquista” (Yeniden Fetih) olarak bilinen Hristiyan direnişi, 722’deki Covadonga Muharebesi ile başlayıp 8 yüzyıl boyunca aralıklarla devam etti.

8. yüzyılda inşa edilmeye başlanan Kurtuba Camii-Katedrali, Endülüs döneminin mimari zenginliğini yansıtan en önemli yapılardan biri olarak kabul ediliyor. Yapının kemer düzeni ve geometrik estetiği, İspanyol mimarisinde yüzyıllar boyunca etkisini sürdürdü. | Fotoğraf: Sandra Moraes/Shutterstock.com
İspanya’nın Orta Doğu ile olan bağları, Kudüs ve çevresine duyulan İncil kaynaklı manevi bağın çok ötesine uzanıyor. Nitekim Santiago de Compostela’da yatan, İspanya’nın koruyucu azizi Havari Yakup’un Doğu Akdeniz’den yola çıkıp tüm İber Yarımadası’nda vaazlar verdiği anlatılır.
İşte bu ortak tarih, köktendincilerin gözünde İspanya’yı eşsiz bir konuma taşıyor. Bölgedeki terör tehditleri konusunda uzman olan Lorenzo Vidino, 2017’deki saldırıların ardından durumu şu sözlerle özetledi:
“İspanya’nın İslami mirası… Bu, ülkeyi daimî bir hedef hâline getiriyor. Üstelik bu durum, temel siyasi amacı tarihi İslam halifeliğini eski sınırlarına kavuşturmak olan IŞİD gibi örgütler için sadece sembolik bir detaydan ibaret değil. 1492’de yıkılan İspanya’daki Müslüman krallığı Endülüs’e yapılan atıflar, sadece IŞİD’in değil, kaybedilen Müslüman topraklarını geri almak isteyen (özellikle Kuzey Afrika’daki) hemen hemen tüm cihatçı grupların propagandasının merkezinde yer alıyor.”
Gaudí Mimarisindeki Müslüman Esintileri
Müslümanların 711’den 1492’ye kadar hüküm sürdüğü Endülüs’te, modern mimarinin İslami geçmişten ilham alması hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü bu bölge, Kraliçe İsabel’in 1492’de kurduğu birleşik İspanya’nın bir parçası olarak geçirdiği süreden çok daha uzun bir süre Müslümanların yönetimi altında kaldı. Fakat Barselona’nın kendisi hiçbir zaman tam anlamıyla Müslümanların egemenliğine girmedi; bu ihtimale en çok yaklaştığı an, 985 yılında Endülüs Emevi Devleti Başveziri El-Mansur (Almanzor) tarafından yağmalandığı dönemdi.

Barselona’daki Casa Batlló, Antoni Gaudí’nin İspanyol Müdeccen geleneği ve Mağribi sanatından esinlenerek geliştirdiği özgün mimari anlayışın en dikkat çekici örnekleri arasında gösteriliyor. Yapının renkli seramikleri ve organik formları, İslami estetiğin modernist bir yorumunu yansıtıyor. | Fotoğraf: Alan Tan Photography/Shutterstock.com
Hâl böyleyken, Gaudí’nin eserlerinde Müslüman dünyasından esintiler sunması çok daha şaşırtıcı bir hâl alıyor. Üstelik Mağribi motiflerini ve tekniklerini kullanırken sadece Endülüs’ü veya diğer bölgesel İspanyol kimliklerini taklit etmekle kalmadı; kendine özgü, paha biçilemez ve Katalan ruhunu yansıtan o eşsiz Art Nouveau tarzını yaratmak için bu mirası bir temel olarak kullandı. Bu etkiyi en ünlü eserlerinin bazılarında açıkça görebiliyoruz.
Casa Batlló, 1492’den sonra İber Yarımadası’nda kalmaya devam eden Müslümanların geliştirdiği, canlı renklere sahip tuğla ve çinilerle öne çıkan İspanyol Müdeccen (Mudéjar) tasarım akımından ilham aldı. La Pedrera olarak da bilinen La Casa Mila ise, Türkiye’nin Konya ilindeki Mevlevi tarikatına mensup Sufi semazenlerden esinlendiği açıkça belli olan dalgalı bir dış cepheye sahip.
Gaudí, Park Güell’de ise “trencadis” tekniklerini bolca kullandı. Bu neo-Müdeccen Mağribi sanat formu, renkli fayansların ve çanak çömleklerin kırılıp, elde edilen parçaların karmaşık desenli mozaikler oluşturacak şekilde yeniden bir araya getirilmesine dayanıyor.

Antoni Gaudí’nin 1900-1914 yılları arasında tasarladığı ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Park Güell’de görülen kırık seramik parçalarından oluşan “trencadis” mozaikleri, Endülüs’ten miras kalan Müdeccen ve Mağribi sanat geleneklerinin modern dönemdeki en özgün yorumları arasında kabul ediliyor. | Fotoğraf: V_E/Shutterstock.com
Benzer teknikler 1492’den sonra Atlantik’in ötesine de taşındı. Kimliğini gizleyen Müslümanların, Müdeccen sanat formunu kendileriyle birlikte Meksika’ya götürdükleri ve orada yerli zanaatkarlarla omuz omuza çalışarak bu kültürü yaşattıkları tahmin ediliyor.
Günümüzde azulejo sanatı olarak adlandırılan bu tarzı, baştan aşağı capcanlı çinilerle kaplı olan Puebla’daki San Francisco Acatepec kilisesinin dış cephesinde de görebiliyoruz. Şair José Moreno Villa’nın ifadeleriyle bu eser “deliliğin sınırlarında dolaşıyor… Her şey saf bir renk ve ışıltıdan ibaret.” Ortaya çıkan bu büyüleyici görsellik, “alicatado” yani kesme çini süslemesi olarak anılıyor. Bu terim de yine Arapçada “kesmek” anlamına gelen “al-qat” kelimesinden İspanyolcaya miras kalmış.
2017 yılında Barselona saldırıya uğradığında teröristler, bir zamanlar İslam İspanyası olan bu toprakları özgürlüklerine kavuşturduklarına inanarak o ortak tarihten güç aldılar. Fakat o ortak geçmiş bir yandan yıkım için bir bahane olarak kullanılırken, diğer yandan bu ülkenin sahip olduğu en güzel, en değerli mimari eserlerden bazılarına hayat verdi.
NOT: Bu yazının İngilizce aslı, 24 Haziran’da The Conversation tarafından yayımlanmıştır. Orijinal içerik Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı altında tercüme edilmiştir.