Dosya: "Cami Saldırıları" Lakaytlığın Gölgesinde Büyüyen Tehlike: Cami Saldırıları

Cami saldırısı denildiğinde kundaklama ile duvarlara yazılan yazı veya kırılan camlar arasında derece farkından başka bir fark yok. Zira bugün cami penceresini kırmaya cesaret eden saldırgan, yüksek bir psikolojik eşiği aştığını ve her an daha fazlasını yapmaya hazır olduğunu göstermektedir.

Burak Altaş 1 Nisan 2016

İslam düşmanlığı hakkında somut örnek arandığında bu nefretin en belirgin dışavurumu olarak cami saldırıları karşımıza çıkar. Bir müessese olarak camiler hedef hâline gelince nefretin odağı hususunda şüpheye mahal kalmaz. Saldırgan topyekûn İslam’dan nefret etmektedir. Bunu en net biçimde davranışıyla ortaya koyar. Saldırı âdeta “dile gelir”. Oysa Müslüman bir şahsın şiddete maruz kalması durumunda şiddetin sebebi o insanın dinî, etnik veya siyasi kimlikleri olabileceği gibi özel hayatıyla alakalı bir durum da saldırının sebepleri arasında sayılabilir. Yahut İslam düşmanlığından ötürü yapılan bir saldırının üstü diğer muhtemel sebepler öne sürülerek ustaca örtülebilir.

“Saldırı” kelimesi bu bağlamda zarar vermek, yıpratmak, kovmak, yok etmek manalarını ifade eder. Fiilin arkasında yatan motivasyon ise belli başlı sebeplere dayanan nefrettir. Nefret objesini kişinin kendisi için belirlediği hâkimiyet alanından defetmek ulaşılmak istenen nihai hedeftir. Müslümanlara karşı girişilen bu tür saldırılar bu perspektiften bakılacak olursa aslında bir talebi –“Gidin, yok olun!” arzusunu – barındırır. Talep, şiddet ve tehdit içerdiği için mütecaviz bir hâle bürünür. Aynı talep meşru yollardan dillendirildiği takdirde fiil saldırı olmaktan çıkar, bir nefretten beslendiği için salt ideolojik sapkınlık olarak varlığını sürdürür. Lakin bu varoluş da aynı şekilde şiddete eğilimli olduğu için tehlikelidir.

Talep ve saldırganlık ilişkisinin bu girift hâli mücadele formüllerinin de çift ayaklı olmasını gerektirir: Bir yandan saldırının oluşturduğu mağduriyeti giderme ve yeni mağduriyetlerin oluşmasını engelleme, diğer yandan ise saldırının şiddete başvurarak “dillendirdiği” talebin arkasında yatan nefret söylemini ifşa ederek mücadeleyi entelektüel bir safhada yürütmenin etkili yollarını arama.

Takdir edilecektir ki zihinsel bir faaliyeti öngören ikinci yol etkili olduğu takdirde tehlike potansiyeli barındıran saldırgan taleplerin üzerinde durduğu kaygan zemini yok edecek güce sahiptir. Bu noktada saldırı safhasına geçebilecek olası bir nefretin kökten kurutulmaya yüz tutması nedeniyle sacayakları tekrar birleşir, artık kapsamlı bir mücadeleden söz etmek mümkündür. Irkçılık hastalığı ve bunun uzantıları olan İslam düşmanlığı, Antisemitizm gibi illetlerle mücadele tam da bu metot üzerine oturur: Akut yaraların sarılması ile bu yaralara sebep olan virüslerin kurutulması çabası eşzamanlı olarak yürütülür.

Mücadele boyutunda hedeflenen başarıya ulaşmanın en önemli koşulu ise toplumsal hassasiyet oluşturma noktasında azami etki sağlamaktan geçer. Kendi hassasiyetinizi empoze etmediğiniz bir ortamda ters hassasiyetlerin filizlenmesi oldukça olasıdır. Camilerimizin varlığını savunmadığımız yerde memleketlerinin otantik hâlini korumak isteyen ve cami inşasının bu otantikliği bozduğunu iddia eden kasaba sakinlerinin sözde memleket hassasiyetleri ağır basabilir mesela. Nitekim Baden-Württemberg eyaletinin Wertheim kasabasında yapımı planlanan minareli ve kubbeli bir camiye şehrin bir kısım sakinleri bu argümanla karşı çıkmışlardı.[1] Korku, endişe ve nefret ortamında rasyonalite yerini popülizme bırakıyor, malum.
Farkındalık

Cami saldırıları hakkında Avrupa genelinde ciddi bir farkındalık sorunuyla karşı karşıyayız. Saldırıların vahametini resmeden istatistiki veriler buzdağının görünen kısmı olma iddiasından dahi uzaklar, çünkü Müslüman karşıtı motiflerle işlenen suçlar polis raporlarında ayrı bir kategoride ele alınmıyor. Böylece Müslümanlar aleyhinde yılda kaç suçun işlendiğini saptamak imkânsız. İslam karşıtlığının bir tezahürü olan cami saldırılarının raporlarda “mala verilen hasar” kategorisinde ele alınma ihtimali hayli yüksek. İstatistiki veri yoksunluğundan doğan bu sıkıntıdan ötürü “cami saldırıları artıyor” söylemi de sağlam bir zemine oturtulamıyor.

2012 yılında Alman Sol Parti Milletvekili Ulla Jelpke tarafından hükûmete verilen soru önergesine şu cevap veriliyor: “Camilere, cami derneklerine ve diğer İslami kurumlara yönelik yapılan saldırılar kendi başlarına müstakil bir suç olarak sayılmazlar. Vakıanın hususiyetine göre başka ceza gerektiren eylemlerin içine dâhil edilirler” (mesela mal tahribatı, meskene tecavüz, hakaret).[2] Bu durumu NSU cinayetlerinde emniyet teşkilatının ırkçı motifleri işaret eden ipuçlarını göz ardı etmesi, kanıtları yok etmesi ve soruşturmayı sağlıklı bir şekilde yürütmemesiyle kıyaslayan Jelpke, hükûmeti bilinçli olarak İslam karşıtlığının boyutunu saklamakla suçluyor.[3]

Polise ve savcılığa intikal eden vakıalarda yaşanan ayrı bir vahamet de saldırıların ardında yatan motifler hususunda resmî makamların en iyimser tabirle ihmalkâr davranmaları. Cami duvarına çizilen gamalı haç sembolünün, önüne bırakılan kesik domuz kellesinin veya mescit içerisinde yakılan ateşin kesin manada bir nefret suçu olarak tanımlanamayacağını ifade eden polis demeçleri bu tür saldırıların İslam düşmanı saiklerle işlenmiş olması için daha ne gibi kanıtlara gerek duyulabileceği sorusunu akla getiriyor. Örnek olarak Hagen şehrinde bir camiyi kundaklama girişiminde bulunan zanlının alkollü olmasını gerekçe göstermesinden sonra polis teşkilatının yabancı düşmanlığından ötürü işlenen bir suç unsurunun bulunamamasını açıklamış olması yeterli.[4] Bunun üstüne bir de istisnai durum olarak adlandırılamayacak sıklıkta rastlanan, mağdur cami cemiyetlerine polis tarafından yöneltilen “olayı gizli tutun” tavsiyesi [5] eklendiğinde resmî makamlara olan güvenin sarsılmaması mümkün değil. Zaten bu güveni tamir etmek için siyasilerin herhangi bir adım attıkları da yok. Mağdur cami cemiyetlerini ziyaret eden, teskin eden, birliktelik ve dayanışma gösterisinde bulunan belediye başkanları bir elin parmakları kadar az. Sorunlarıyla yalnız bırakılan cemaatler genellikle sadece seçim zamanlarında oy toplama amacıyla ziyaret ediliyorlar.

Cami saldırılarıyla mücadelenin önemli bir ayağının bilim dünyası ve entelijansiyadan oluşması gerekirken maalesef bu tehlikeli gelişmeyi bilimsel bir çalışmaya konu eden akademisyenlerin sayısı oldukça düşük. İslam düşmanlığı, Müslüman karşıtı ırkçılık, İslamofobi gibi kavramlar hakkında fikir yürüten düşünür ve bilim insanlarının genelde bu karşıtlığın vücuda gelmiş biçimi olan cami saldırıları hakkında herhangi bir çalışması bulunmuyor. Bir ideolojiyi fikirsel bağlamda eleştiriye tabi tutmanın o ideolojiden doğan somut tezahürlerin önüne geçmesinden yakınıyoruz. Oysa somuttan soyuta doğru giden bir metot izlenecek olursa eminim ki bu saldırıların ardında yatan motivasyon hakkında salt soyut araştırmalar kapsamında ulaşılan izlenimlerden çok daha detaylı neticelere varılacak. Saldırıların gerçekleştirilme biçiminde saldırganların psikolojileri, ön kabulleri ve zihin kodları hakkında ciddi ipuçları yatıyor. Bir mabedin önüne domuz uzuvları bırakmanın, duvarına domuz kanıyla yazı yazmanın, Kur’ân-ı Kerîm’e kurşun sıkıp postayla göndermenin “sıradan” saldırı çeşitleri olmadıkları muhakkak.

“Camilerden Yükselen Alevler Gökyüzünü Aydınlatacak”

Psikolojik tahlile tabi tutulması gereken bu gibi saldırı formları hem çok sık vuku bulmalarından ötürü, hem de genel bir ilgisizlik hâlinin getirdiği rahatlıkla sadece yerel basınlarda yer alır genellikle. Ulusal gazetelerde cami saldırıları haberleştirildiğinde en fazla ufak bir ajans haberi niteliği taşır. Oysa saldırıların giderek artması beraberinde bir alışkanlık hâlini değil, “Nereye gidiyoruz?” sorusunun sorulduğu bir tedirginlik ve sorgulama hâlini getirmesi gerekirdi. Nefretin boyutu ciddi bir güvenlik riskine işaret ediyor. Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir ortamdan söz ediyoruz. Yıllar önce bir camiye gönderilen tehdit mektubunda “Camilerden yükselen alevler gökyüzünü aydınlatacak.” cümlesi yer almıştı. Irkçı NPD partisinin eski Düsseldorf sorumlusu Manfred Breibach benzer kelimeler kullanarak “Almanya yanan camilerin parıltısıyla parlayacak.” demecini vermişti.[6] Neticede 2014 yılında Berlin Mevlana Camii kundaklanarak tamamen yandı.

Neredeyse lirik denebilecek bu tasavvur dehşetengiz bir adanmışlığın, korku verici bir kararlılığın mahsulü. Günübirlik verilmiş bir tepkinin değil, üzerinde düşünülmüş ve kişinin manevi dünyasının en derinlerinden gelen bir nefretin nüvesi. Mabet yangınları bilhassa Almanya’da vuku bulduğunda ve bu tür tasvirlerle bezendiğinde Hitler rejiminin binlerce havrayı ateşe verdiği “Kristal Gece” hatıra düşer.[7] Küçümsendiği kadar ve görmezden gelindiği sürece katılaşan, gölgelikte kendine üreme alanı bulan bu nefret, üzerine spot ışıkları yöneltildiğinde ancak kurutulabilir. Tespit, tahlil ve teşhir: Bu adımları attığımız oranda mücadelede başarılı olunabilir. Bu üçgenin temel şartı da farkındalıktır.
Mağduriyetin Ciddiyeti

Resmî makamların ve kamuoyunun resmettiğimiz bu tutumuna ek olarak Müslümanlar içinde de kendi mağduriyetlerini yeterince ciddiye almama gibi bir durumun husule geldiği gözlemlenebilir. Saldırı formuna ve hasarın büyüklüğüne bağlı olarak skalada çeşitlilik gösteren tepkiler bazı saldırıların küçümsendiğine işarettir. Oysa sahip olunması gereken bilinç kundaklama ile duvarlara yazılan yazı veya kırılan camlar arasında bir derece farkından başka bir farkın olmadığıdır. Bugün cami penceresini kırmaya cesaret eden saldırgan, yüksek bir psikolojik eşiği aştığını ve her an daha fazlasını yapmaya hazır olduğunu gösterir. Küçümsendiği takdirde işaret ettiğimiz gibi gölgelikte kendine üreme alanı bulur, daha büyük hasarlar ve travmalar meydana getirmeye gebe hâle gelir. Saldırıları ciddiye almanın adı da birtakım insanların iddia ettikleri gibi kurban rolüne bürünmek değil, olsa olsa tedbir ve korunma olabilir.

Saldırıları kınarken ve toplumsal hassasiyet talebinde bulunurken Müslümanların kendileri de bu talebe uygun hassasiyet geliştirmek mecburiyetindedirler. Hiyerarşinin her kademesi için geçerli olan bu sav, lokal bazda camilerin her saldırıyı resmî makamlara intikal ettirmeleriyle başlar. Mabede en ufak tecavüzün dahi emniyete bildirilmemesi akıl almaz bir ihmalkârlıktır. İstatistiklerde bir “karanlık sayı”dan (yani kayıtlara geçmemiş/bildirilmemiş saldırılardan) bahsediliyor oluşu aslında utanç vesikamızdır.

İslami kurumlara ve bilhassa Almanya Müslümanları Koordinasyon Konseyi’ne (KRM) düşen görev ise çok daha hayati. Saldırının hangi kurumun camisine yapılmış olmasına bakmaksızın genel olarak İslam’ı ve Müslümanları hedef aldığı bilinciyle müşterek bir veri tabanı oluşturulması gerekiyor. Bu veri tabanı devlet veri toplayana kadar geçici bir çözüm niteliğinde olmamalı. Aksine cami saldırıları emniyet raporlarında müstakil bir kategori oluştursa dahi resmî rakamlara sivil toplumun bir korektif görevini üstlenmesi karşılıklı olarak dikkat ve hassasiyet noktasında besleyici olacaktır. Aynı zamanda böylesi bir veri bankası oluşturulduğu takdirde ülkeler arası uyumsuzluk da bir nebze giderilmiş olur. Nitekim Avrupa çapında İslam düşmanlığı ve özelde cami saldırılarını kayıt noktasında bir mutabakat sağlanmadığı gibi, bu fenomenlerle mücadelede de ciddi farklılıklar söz konusu. Devletlerin müşterek strateji geliştirmelerini talep etmek haklı olduğu kadar, sadece talep merhalesinde kalmak da pasiflik anlamına gelir. Bu talebin hayata geçirilmesini tetiklemek sivil toplumun vazifesidir.

[1] Bkz. Jan Gabriel’in “Heimvorteil” isimli belgeseli.
[2] BT-Drs. 17/9523.
[3] Telepolis, “Ausländerfeindliche und antisemtisische Straftaten werden erfasst, islamfeindliche nicht”, Florian Rötzer, 18.07.2012. Aradan 3 yıl geçmesine rağmen 2015’te yaptığı bir röportajda Jelpke aynı durumdan şikâyetçi: Netz gegen Nazis, “2014 gab es 45 Angriffe auf Moscheen – doch das Ausmaß islamfeindlicher Straftaten bleibt im Dunkeln.”
[4]IslamiQ, “Brandstiftung in Moschee geklärt”, 02.09.2015.
[5] IslamiQ, “Anschläge auf Moscheen – Polizei rät Opfern immer wieder zum Schweigen”, 04.09.2014
[6] Lotta – Antifaschistische Zeitung aus NRW, Ausgabe #46: “Der Hassprediger – Neonazis unter der Lupe: Manfred Breidbach.”
[7] Araştırmacı Gerhard Piper, “Artık sinagoglar değil, camiler yanıyor. Ortalık Kristal Gece kokuyor.” der: Telepolis, “Moscheeanschläge: Schleichende Kristallnacht”, Gerhard Piper, 10.09.2011.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar