Dosya: "Avrupa'da Müslümanlar ve Depresyon" Ayrımcılık ve Sonuçlarıyla Mücadele

DOSYA

Ayrımcılıkla mücadele günümüzde çok boyutlu çözümler gerektiren toplumsal bir sorun olmaya devam ederken, ayrımcılığa maruz kalan mağdurun yaşadığı olumsuz tecrübenin ruhunda bıraktığı etkilerle başa çıkabilmesi uzun yıllar alabilir.

Orgun Ozcan 28 Şubat 2019

Bazen “Der Islam gehört nicht zu Deutschland!” (İslam Almanya’ya ait değil!) veya “Ausländer raus” (Yabancılar dışarı!) gibi cümleler duymaya hiç gerek kalmaz. Çünkü insanlar “yabancı” olarak gördükleri dinî veya etnik grupları kabullenemediklerini hâl ve tavırlarıyla da gösterebilirler. Ayrımcı bir hareket veya söz muhatabı olan kişi üzerinde her zaman olumsuz bir etki bırakır, ancak bu etkinin neden olduğu zararın büyüklüğü kişiden kişiye değişebilir. Peki ayrımcılık mağduru kişiler tecrübe ettikleri ayrımcılığın neden olduğu olumsuz etkilerle nasıl başa çıkabilirler?

Bu soruya cevap aramadan önce ayrımcılığın mağdurlarda ne gibi olumsuz etkilere yol açtığını tespit edelim. Ancak bu soruya cevap ararken yararlanılan araştırmalar genel tespitlerde bulunduğundan, bu bilgilerin kişi ve bağlama göre ve zaman içerisinde değişebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Ayrımcılıkla karşılaşan kişi öncelikle kendisini savunmasız, hazırlıksız, aşağılanmış, tehdit altında, tehlikede ve korkmuş hisseder. Hakaret ve dışlanma gibi durumlarla yeniden başkaları tarafından da maruz bırakılma endişesi taşıyabilir. Bu korku kişinin günlük yaşamında kendisini sosyal hayattan geri çekmesine, örneğin toplu taşıma kullanımından kaçınmasına, sağlık ve eğitim hizmetlerinden kısıtlı derecede faydalanmasına, iş hayatına atılma, resmî daireler ve bilhassa emniyet dairelerinden yararlanma gibi konularda çekince ve sıkıntılar yaşamasına neden olabilir. Genel olarak kişilik gelişimini, sosyal ilişkileri ve sosyal hayata katılımı olumsuz etkileyen böylesi bir deneyim kişinin toplumsal uyumunu da zorlaştırabilmektedir. Ayrımcılığa uğrayan bireyler değersizlik hissi geliştirerek, kendilerini savunmaktan âciz oldukları düşüncesine kapılabilirler. Hatta bazı insanlar bu olumsuz tecrübenin etkisiyle kendi sosyo-kültürel çevrelerinde dahi korku, tehdit ve güvensizlik duyguları yaşayabilirler.

Dosya: "Avrupa'da Müslümanlar ve Depresyon"

Göçmenlerin Psikolojik Rahatsızlıkları ve Tedavi İmkânları

28 Şubat 2019

 “Depresyon Ayrımcılığa Maruz Kalmış Kişilerde Artabiliyor”

Ayrıca yaşanan kötü tecrübe kişide bazı bedensel veya ruhsal rahatsızlıklar için de uygun bir zemin hazırlar. Verilere göre tansiyon, depresyon, kaygı bozukluğu, şizofreni gibi hastalıklara kapılma riski ayrımcılığa maruz kalmış kişilerde yaşanan yoğun stres ve endişe nedeniyle artabilmektedir. Son olarak, bazı mağdurların riskli davranışlar veya bağımlılıklar geliştirdikleri görülür. Dolayısıyla, ayrımcılık vakalarıyla mücadele konusunda hukuki ve siyasi alanda atılan adımlar yaşanan kötü tecrübenin kişiye verdiği zararı ortadan kaldırmada tek başına yeterli değildir. Bunun için mağdurların, bu kötü deneyimin ruh dünyalarında bıraktığı zararla kişisel düzeyde de mücadele etmeleri gerekir. Pekâlâ bu olumsuz etkilerle mücadelede hangi yöntemler izlenmelidir? Bu soruyu cevaplarken, sıkıntıyı çoğaltan ve azaltan faktörlere de sırasıyla değinilmesi önem taşır.

Birinci olarak, ayrımcılık mağduru kişi kendisine ilk olarak “Neden?” sorusunu sorar. Bunu “Niçin bana kötü davrandı? Ben yanlış bir şey mi yaptım? Niyeti neydi, kötü değil miydi, ben mi yanlış anladım?” gibi sorular izler. Ardından “Ben yanlış yaptım. Hata bende. Başıma gelen belki de o kadar kötü bir şey değildi.” gibi fikir yürütmeler mağdurun sıkıntısını artırabilir. Akla gelen bu sorularla başa çıkmak için verilecek cevap şöyle olmalıdır: “Bu bir ayrımcılıktı ve tek sorumlusu bu ayrımcılığı yapan kişidir. Bu sebeple, hakaret benim şahsıma karşı yapılmış olsa da yapılan bu kötü hareketin muhatabı da sorumlusu da ben değilim.”

İkincisi, ayrımcılık mağdurda genel olarak strese neden olurken, bazı algılayış şekilleri bu stresi artırabilir. Örneğin, kişi yaşadığı ayrımcılığı tüm varlığına ve benliğine karşı yapılmış bir saldırı ve verilmiş maddi bir zarar olarak görürse, bu algılayış onda daha çok strese neden olur. Ayrıca ayrımcılıkla sürekli ve tüm yaşam alanlarında artarak karşılaştığını düşünüyorsa, yaşanılan stres yoğunlaşır. Bu stres karşısında kişinin kendisine, “Ayrımcılık kabul edilemez ve sıkıntı vericidir, ancak bu olumsuz davranış yerine hangi davranışın yaygın hâle gelmesini istediğime odaklanmalıyım?” şeklinde hatırlatmalarda bulunması faydalı olabilir.

Üçüncü olarak, kişi ayrımcılıkla karşılaştığında genellikle, “Niye daha iyi tepki veremedim, karşı çıkamadım?” diyerek kendine kızar ve zihni daha uzun süre bu olayla meşgul olur. Ancak kişi bu öfkeyi ileriki yaşamında kullanmak üzere şu şekilde olumluya çevirebilir: “Bu davranış beni öfkelendirdi, fakat aynı zamanda bilinçlendirdi de. Zira bu sayede ileride karşılaşabileceğim ayrımcılık vakalarında nasıl davranacağım konusunda artık daha hazırlıklıyım.” Ayrıca, bu deneyim mağdurların toplumda var olan ayrımcılık gerçeğinin daha iyi farkına vararak bu problemle etkin mücadeleye atılmalarını teşvik edici bir vesileye de dönüşebilir.  

“Acaba dış görünüşüm göze batıyor mu?”

Dördüncüsü, ayrımcılığa maruz kalmış kimse başka insanlarla aynı ortamı paylaştığında her defa kendi kendine “Acaba dış görünüşüm göze batıyor mu? Karşımdakinin zihninde acaba benimle ilgili ne tür ön yargılar var? Beni kendinden aşağı mı görüyor? Benden kötü bir davranış sergilemem mi bekleniyor?” gibi sorular sorar. Bu düşüncelerin etkisinden kurtulmak için kişi kendine şunları hatırlatmalıdır: “İnsan olarak istediğim zaman istediğim yerde bulunmaya hakkım var. Önemli olan benim sergilediğim davranışlar, bir başkasının kafasında benimle ilgili fakat benim davranışlarımdan bağımsız olarak çizmiş olduğu resim değil. Beni tanıyanlar, zaten benim hakkımda bu tür yanlış fikirler yürütmezler. Beni seven, takdir eden ve yanımda huzur bulan çok insan var.”

Beşincisi, uzun süre aynı tür aşağılanma ve hakarete maruz kalan kimse zamanla kendisine bu şekilde davranılmasını kanıksayarak farkında olmadan kendisine edilen hakaretlerde bir doğruluk payı aramaya ve bu aşağılanmayı hak ettiğine kendisi de inanmaya başlar. Bu ise, insanın öz değer duygusunun zedelenmesine ve mensup olduğu kültür çevresini değersiz görmesine sebep olabilir. Bu düşünce şekli bir sonraki aşamada kişiyi mensubiyetlerinden rahatsızlık duymaya, uzaklaşmaya ve hatta aidiyetini inkâr etmeye sevk edebilir. Hâlbuki araştırmalar, ayrımcılık mağdurlarının en iyi yardım ve desteği yine kendi mensup oldukları kültür çevrelerinde bulduklarını gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında, sağlıklı bir kimlik bilinci inşası, kişinin dinî veya kültürel aidiyeti üzerinden aşağılanmaya maruz kaldığı durumlarda “Yalnız değilim! Söylenenler doğru değil! Ben değerliyim!” şeklinde özgüvenle hareket etmesini kolaylaştırır. 

Dosya: "Avrupa'da Müslümanlar ve Depresyon"

Irkçılığın Faili Toplum, Mefulü Birey

28 Şubat 2019

Aynı durum, tek kimlik yerine çift (dual) veya çoklu (multiple) kimliklere sahip olan kişiler için de geçerlidir. Yani insan aynı anda birden fazla aidiyetten destek görebilir. Kalıcı bir çözüm için ise dinî veya kültürel mensubiyetine bakmaksızın tüm toplumun aidiyeti nedeniyle ayrımcılığa, haksızlığa veya şiddete uğrayan insanların yanında yer alması büyük önem arz eder. Şayet bir davranış kötü ise, buna karşı tüm toplumun kolektif bir şekilde mücadele etmesi gerekir. İstenilen değişim ancak bu şekilde gerçekleşebilir.

Altıncısı, ayrımcılık deneyimi sonrası mağdurlarda, “çoğunluğun” “azınlığa” karşı kötü davrandığı algısı oluşabilir. Bu “çoğunluk” ve “azınlık” kesimin kim tarafından ve neye göre belirlendiği dikkate alınmaksızın kötü bir davranışa veya haksızlığa uğrayan kişi, bu kötülüğü “çoğunluk” olarak tanımladığı toplumun tümüne mal edebilir. Buna bağlı olarak onlardan uzak durmak, onlarla ilişkiyi kesmek, hatta onlardan intikam alma düşünceleri geliştirebilir. Ancak böylesi bir düşünce toplumda kutuplaşmalara yol açacağı gibi, bir topluluğa mensubiyeti nedeniyle ayrımcılığa uğrayan mağduru aynı şeyi bir başka topluluğa uygulayan bir faile dönüştürür. Bu da sorunun daha da derinleşmesine yol açar. Hâlbuki odaklanılması gereken kötülük yapan kişinin mensubiyeti değil, davranışları olmalıdır. Mücadele mensubiyetlere değil davranışlara karşı verilmeli, ayrımcılık gibi kötü tutumların toplumda kabul edilmediği ve yeri olmadığı gösterilmelidir. 

“Irkçı ve Ayrımcı Fikir ve Davranışların Sorumlusu Yine o Davranışları Sergileyen Kişi ve Gruplardır”

Yedincisi, ayrımcılığa uğrayan kişi, bu ayrımcılığı toplumsal bir ittifak olarak herkesin topyekûn tasdikleyip desteklediği bir tutummuş gibi algılayabilir; bireylerin, kurumların, siyaset ve medya gibi toplumun tüm unsurlarının ırkçı ve dışlayıcı düşüncede olduğunu düşünebilir. Her ne kadar toplumun tüm bu unsurları içerisinde ırkçı ve ayrımcı anlayış ve uygulamalara rastlansa da bu oldukça yıpratıcı bir düşünce şeklidir. Unutulmamalıdır ki, ırkçı ve ayrımcı fikir ve davranışların sorumlusu yine o davranışları sergileyen kişi ve gruplardır. Yani toplumun tüm birey ve unsurlarının ırkçı ve ayrımcı fikir ve davranışları desteklediklerini söylemek doğru olmaz. Hatta bunlara karşı çoğunluk toplumu içerisinde mücadele edenlerin sayısı az değildir. Dolayısıyla insan hayatında karşılaştığı saygılı ve hoşgörülü insanları hatırlayarak bu tip genellemelerden sakınmalıdır. Bunun böyle olması ırkçılık ve ayrımcılıkla etkin mücadelede büyük önem taşır. 

Özetle, yaşanan ayrımcı kötü tecrübe, tüm insanlara, bütün bir topluma veya hayatın kendisine mal edilmemelidir. Her birey etnik veya dinî aidiyeti sorgulanmaksızın insan olarak saygı duyulmayı hak eder. Bunun herkesçe bu şekilde kavranması için olumsuz ve yıpratıcı ayrımcılık tecrübeleri yerine enerjiyi toplumda var olan bu çağ dışı anlayışla mücadelede kullanmak arzu edilen normalleşme sürecine katkı sağlayacaktır. Bunun için her şeyden önce kişinin doğru olanı kendi davranışlarıyla örneklendirmesi büyük önem arz eder. Zira istenilen değişim öncelikle bu değişimi gerçekleştirecek toplum bireylerinin kendi özellerinde bu davranışlar ve altında yatan çarpık algılardan uzak olmalarını gerektirir. Arzu edilen toplumsal değişim ve dönüşümü gerçekleştirmek ancak bu şekilde mümkün olur.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar