Dosya: "Avrupa'da Müslümanlar ve Depresyon" Psikoterapide Anadilin ve Kültürün Önemi

DOSYA

Araştırmalar Almanya’daki en büyük azınlık grubu oluşturan Türkiye kökenlilerin psikososyal yüklerinin fazla olduğunu gösteriyor. Buna istinaden psikoterapi hizmetlerini kullanım oranları ve tedaviye uyumlulukları oldukça düşük. Peki Türkiye kökenlilerin terapiye olumsuz bakışlarında ve terapiyi erken sonlandırmalarında dilin ve kültürün oynadığı rol ne?

Özlem Çelebi 28 Şubat 2019

1960’lı ve 70’li yıllarda “İşgücü Alımı Anlaşması” kapsamında Avrupa’ya göç eden Türkler, göç ettikleri topraklarda din, dil ve kültür bakımından kendilerinden farklı bir topluluk içinde azınlık olarak yaşamaya başladı. İşçi olarak gelen bu insanların göç ettikleri toprakları yurt edinmeleri, ailelerini yanlarına almaları ve geleceklerine bu topraklarda devam etmeye karar vermeleri, göç ile oluşan psikososyal yüklerin zaman içinde çoğalarak bireysel krizlere ve psikolojik rahatsızlıklara dönüşmesine yol açtı. 

Nesiller Arasında Farklı Profiller

Psikososyal yüklerin başlıca sebepleri arasında yoğun stres, dil sorunu, travmatik tecrübeler, yabancı düşmanlığı, ayrımcılık ve ırkçı muameleler bulunuyor. Bu zorluklar sadece bizzat göç etmiş birinci nesilde değil, yeni nesillerin yaşamında da kendisini gösteriyor. İkinci ve üçüncü nesillerin temel yükü birinci nesilden farklı olarak Türk ve Alman kültürü arasında kendi kimliklerini tanımlama ve geliştirme sorunu ile karşı karşıya kalmış olması. Bu süreçte farklı ve ince ayırımlar olsa da genel olarak iki ayrı profil çizebilmek mümkün. 

İlk profil, kimliğini tanımlayabilen, bir değer dünyasına ve dolayısıyla aidiyet şuuruna sahip olan ve bunun sonucunda içinde yaşadığı toplumla sağlıklı ve sürekli ilişkiler kurarak yaşayan bireyler. Bu profildeki bireyler stresörleri daha sağlıklı bir şekilde dengeleyebildikleri için kendilerinde psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkma ihtimali daha düşük. Bu bireyler yaşadıkları problemleri ve psikososyal yükleri, sabit bir kimliğe sahip olmaları ve kendilerini bir değer dünyasına dayandırmaları sebebiyle hafifletme imkânına sahipler. 

İkinci profili ise, aidiyet duygusu hissetmeyen, değer karmaşası yaşayan ve bunun sonucunda hem kök itibarıyla bağlı olduğu toplumla hem de içinde yaşadığı çoğulcu toplumla irtibatsız yaşayan bireyler oluşturmakta. Zaman içinde bu stresörler özgüven eksikliği, aşağılık kompleksi ve benzeri duyguların gelişmesine sebep olduğu ve aynı zamanda bu yükleri hafifletecek toplumsal destek bulunamadığı için ikinci profildeki bireylerde psikolojik hastalıkların görülme oranı ilk profile kıyasla çok daha yüksek.

Dosya: "Avrupa'da Müslümanlar ve Depresyon"

"İthal Evlilikler" ve Depresyon

14 Mart 2019

Önleyici Değil, Kaçınılmaz Bir Tedavi Olarak Terapi

Çoğunluk toplum ile kıyaslandığında Türkiye kökenliler arasında psikolojik rahatsızlıkların yaygınlığı, özellikle depresyon, şizofreni, anksiyete ve somatizasyon bozuklukları gibi rahatsızlıklarda daha yüksek. Risk faktörü ise yaş ve yurt dışında kalış süresi ile artıyor. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin ruh sağlığı verilerden hareketle sadece niceliksel değil, niteliksel açıdan da farklılık gösteriyor. Örneğin Türk kökenlilerde Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nu (TSSB) tetikleyen durumlar arasında özellikle ailevi sorunlar, ağır veya kronik hastalıklar ve ölüm vakaları var. Travmatik olarak algılanan hayat tecrübeleri genelde kültür ve geleneğe dayanıyor.

Yapılan istatistiksel analizler ve bilimsel araştırmalar Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin, hayatlarındaki zorlayıcı etmenlere rağmen, sağlık hizmetlerinden faydalanmada geride olduklarını  gösteriyor. Türkiye kökenlilerin özellikle psikoterapi hizmetlerini kullanım oranlarının ve tedaviye uyumluluklarının oldukça düşük bir seviyede olduğu da çalışmaların sonuçları arasında bulunmakta. Ayrıca Türkiye kökenlilerin psikiyatrik bakımları incelendiğinde acil servislerde ve psikiyatri hastanelerinde daha yüksek bir oranda hizmet aldıkları görülüyor. Bunun aksine ayakta psikoterapide, muayenehanelerde veya rehabilitasyonlarda sayıları oldukça düşük. Dolayısıyla Türkiye kökenlilerin önleyici bir tutumdan çok, kaçınılmaz durumlarda psikolojik sağlık hizmetlerden faydalandıkları söylenebilir.1

Anadilde Yapılan Psikoterapinin Kazanımları

Türkiye kökenlilerin hayatlarındaki zorlayıcı etmenlere rağmen psikolojik sağlık hizmetlerinden faydalanmamalarının nedenleri arasında düşük sosyo-ekonomik durum, düşük eğitim düzeyi ve en başta da dil engeli bulunuyor. Anadilde terapi yapabilen psikologların sayısının oldukça düşük olması bu engeli destekler nitelikte. 

Bununla birlikte anadilde yapılan psikoterapinin önemi ile ilgili, özellikle Türkiye kökenlilerin deneyim ve tecrübeleriyle yapılan araştırmalar oldukça az. Dolayısıyla Türkiye kökenlilerin Almanya’daki gelecekleri açısından son derece önemli olan bu husustaki bilgi eksikliğini ve veri yoksunluğunu büyük bir ihmal olarak nitelendirmek mümkün. 

Az sayıda yapılmış çalışmalardan biri de Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde otuza yakın Türkiye kökenli ile yapılan çalışma. Bu araştırma, danışanların anadilde gerçekleştirdikleri terapide gözlemledikleri zorluklar ve fırsatlar üzerine yapılmış bir araştırma olmakla birlikte, araştırma projesinin gayesi terapide dilin ne tür bir rol oynadığının, anadilde yapılan terapinin yabancı dilde yapılan terapiye kıyasla başarı oranının, anadilde terapinin terapi sürecine hasta açısından ne tür faydalar sağladığının ve dolayısıyla anadilde terapinin gerekli olup olmadığının ortaya çıkartılmasıydı. 

Elde edilen sonuçlara göre hastalar sorunlarını, korkularını ve yaşadıkları çelişkileri anadilde gerçekleşen psikoterapide daha rahat bir şekilde dile getirebiliyorlar. Hastalar vâkıf olmadıkları bir dilde kendilerini özgürce ifade etmekte zorlandıkları gibi, bu durum hastaların özgüvenlerini de olumsuz bir biçimde etkiliyor. Dahası duygular ve deneyimler hangi dilde yaşanırsa beyinde o dilde kodlanıyor. Terapi için önemli olduğu düşünülen duyguların ve düşüncelerin anadilde ifade edilmesi ve gerektiğinde onlar ile anadilde çalışılıp işlenmesi terapinin başarısı açısından önem arz ediyor.2  Ayrıca danışanların anadillerinde konuşmadıkları takdirde hem kelime hazineleri kısıtlanmış hem de deyimler ve bazı tabirler birebir tercüme edildiğinde anlam değişikliğine uğramış oluyor. Örneğin ağrı, acı, sancı, sızı, dert, elem, gam veya ıstırap gibi kelimeler Almancaya “Schmerz” olarak tercüme ediliyor. Bu kelimeler bu şekilde tercüme edildiğinde kelimelerin geniş kavramsal boyutları ve hassas farklılıkları kayboluyor. Bu durum hastanın içinde bulunduğu durumu ifade edebilme kabiliyetini de sınırlıyor. Ayrıca anadilde yapılmayan terapilerde mecazi anlamda kullanılan tabirler yanlış anlaşılmalara yol açabiliyor. Mesela “ciğerim söküldü” veya “yüreğim yanıyor” gibi ifadeler kelimesi kelimesine tercüme edildiğinde dili ve kültürü tanımayan terapist tarafından hastanın duygu, düşünce ve algı sorunları olduğu varsayılabiliyor ve bu durum yanlış yorumlamalara yol açabiliyor. Bu tür yanlış anlamalar ise yanlış teşhislere sebep oluyor. 

Hasta ve psikolog arasındaki bu iletişim kopukluğu terapi sürecini olumsuz etkileyebiliyor. Yapılan bir araştırmaya göre danışanından farklı bir kültüre sahip olan psikologlar aynı kültüre sahip psikologlara kıyasla danışanın hastalığının teşhisinde beş kat fazla tutarsız.3 Terapinin olumlu sonuçlanması için teşhisin doğru konulması elzem. Yanlış teşhisler bir yandan terapi sürecindeki olumlu gelişmelere engel olduğu gibi, diğer yandan da danışanların terapiye olumsuz bakışlarını arttırıp, psikoterapi hizmetlerini erken sonlandırmalarına neden oluyor. Diğer yandan danışanlar anadillerinde terapi yapan psikologlarını daha iyi anladıklarını, teşhis ve psikoedukasyondan, yani söz konusu hastalık ve hastalığın tedavisi hakkında bilgilendirmeden de daha iyi faydalandıklarını dile getiriyorlar. 

Dosya: "Avrupa'da Müslümanlar ve Depresyon"

Göç Kökenliler ve Psikolojik Rahatsızlıkları: Tedavi ve Terapide Karşılaşılan Zorluklar

28 Şubat 2019

Kültürel Farklılıkların Terapi Sürecine Etkisi

Buraya kadar belirtilen hususlar anadilde gerçekleşen terapinin sadece dil açısından olumlu yönlerini irdelemekteydi. Araştırmaya dâhil edilen Türkiye kökenli hastalar, anadilin dışında, aynı kültürü ve dini paylaşmanın getirdiği avantajları da vurguladı. Buna binaen aynı dine, ahlaksal ve kültürel hassasiyetlere sahip bir terapistin eş duyum ve dayanışması danışanlar tarafından daha samimi algılandı. Terapistler ise hastaların değerlerini ve inançlarını daha kapsamlı ve derin bir anlayış ile değerlendirip, kültürel boyutları göz önünde bulundurarak çözüm odaklı çalışma imkânı buldu. 

Son olarak terapi sürecinde var olan dinî ve kültürel duyarlılık sayesinde hayat şartları, günlük sorunlar, ailevi ve sosyal bağlar daha gerçekçi yorumlanıp değerlendirilebiliyor. Özellikle yabancı düşmanlığı yaşayan hastalar için bu güvence oldukça önemli. Bu, her alanda kendini savunma ihtiyacı hisseden ve yanlış anlaşılmaktan çekinen hastaların psikoterapide en özel ve mahrem sorunlarını dile getirebilmeleri için elzem olan unsurlardan biri.

Ayrıca anadilde yapılan terapide terapist-hasta ilişkisi daha yoğun ve samimi olarak nitelendiriliyor. Bu durum hastaların terapi motivasyonunu ve terapiden aldığı verimi yükseltmekle birlikte terapi sonuçlarını da olumlu etkiliyor. Çalışmanın sonuçlarına göre, birinci ve ikinci nesiller terapide daha çok anadil faktörünü önemsiyor iken, üçüncü ve dördüncü nesiller anadilde psikoterapiyi kültürel hassasiyetler sebebi ile tercih ediyor.4

Çalışmada elde edilen bütün sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda anadilin, terapinin başarısını etkileyen en önemli faktörlerden biri olduğu ortaya çıkıyor. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin psikoterapi hizmetlerinden daha verimli bir şekilde faydalanabilmeleri ve terapilerinin başarı ile sonuçlanabilmesi dilin farklı alanlara nüfuz etmesiyle sağlanabilir. Fakat anadilde terapi yapan psikologların sayısı göç kökenlilere uygun sağlık hizmetleri sunmak bakımından henüz yeterli değil. Özellikle bazı bölgelerde psikolojik rahatsızlıklarla ilgili yaygın olan olumsuz düşüncelerin ve yanlış bilgilerin önüne geçilebilmesi için de Türkiye kökenlilerin Almanya’daki sağlık sistemi ve kliniklerde tedavi edilmesi gereken hastalıklar hakkında bilgilendirilmesi gerekiyor.

 Dipnotlar

Faltermaier, T. (2005). Gesundheitspsychologie. Kohlhammer Verlag.

Altarriba, J. (2002). Bilingualism: Language, memory and applied issues. Online readings in psychology and culture, 4(2), 1.

Haasen, C., Yagdiran, O., & Maß, R. (2000). Differenzen zwischen der psychopathologischen Evaluation in deutscher und türkischer Sprache bei türkischen Migranten. Der Nervenarzt, 71(11), 901–905.

Griner, D., & Smith, T. B. (2006). Culturally adapted mental health intervention: A meta-analytic review.

Erim-Frodermann, Y., Aygün, S., & Senf, W. (2000). Türkeistämmige Migranten in der psychotherapeutisch-psychosomatischen Ambulanz. In Transkulturelle Beratung, Psychotherapie und Psychiatrie in Deutschland. Berlin: Verlag für Wissenschaft und Bildung, 157-169.

Özlem Çelebi
Psikoloji lisans eğitimini Darmstadt Teknik Üniversitesinde, Klinik Psikoloji yüksek lisans eğitimini ise Frankfurt Goethe Üniversitesinde tamamlayan Özlem Çelebi bir psikosomatik rehabilitasyon merkezinde çalışmaktadır.
YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar