Siyasi Arenada Türkiye Kökenliler Nebahat Güçlü: “Ödün Vermediğim için Siyasi Kariyerim Yara Aldı”

Siyasi katılım, azınlıktaki Türk topluluğu için ana gündem maddelerinden biri. “Siyasi Arenada Türkiye Kökenliler” serisinde Perspektif, mikrofonu Batı Avrupa’daki Türkiye kökenli siyasetçilere uzatıyor. Bugün söz, Nebahat Güçlü’de.

Meltem Kural 29 Haziran 2019

Kayseri doğumlu olan Nebahat Güçlü, 5 yaşında, bir işçi ailesinin çocuğu olarak Almanya’ya geldi. Hamburg Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler ve Alman Filolojisi okudu. Uzun süre Hamburg’da çeşitli kurumlarda, özellikle yabancı ve Türkiye kökenli insanların yararlanabildiği kurumlarda sosyal ve siyasi çalışmalar yaptı. Yaptığı çalışmalar Hamburg Yeşiller Partisi’nin dikkatini çekti ve bunun üzerine aktif siyasete davet edildi. 2003 yılında partiye üye olmadan parti bünyesinde siyaset yaptı. 2004 yılı Hamburg Eyalet Seçimleri’nde Yeşiller Meclis Grubu Üyesi olmadan Eyalet Meclisi’ne milletvekili olarak seçildi ve daha sonra Yeşiller Partisi’ne üye oldu. Yeşiller bünyesinde 10 yıl parlamenter siyaset yapan Güçlü, 2015 yılında yaşadığı bazı olaylar nedeniyle partiden istifa etti ve kendisi hâlâ bağımsız milletvekili olarak Hamburg Eyalet Meclisi’nde siyaset yapıyor.

Siyasete girmeye ne zaman ve nasıl karar verdiniz? Sizi siyasete girmeye iten en önemli etken ne oldu?

Benim için siyasetin iki türlüsü var. Parlamento dışında ve içinde yapılan iki farklı siyaset. 1986 yılından itibaren Hamburg’da farklı kurum ve kuruluşlarda görev yaptım. Organize ettiğim etkinlik ve panellerle farklı kültürlerin birbirini tanımasına, kaynaşmasına ve diyaloglarının artmasına vesile oldum. Ayrıca yabancı kültürleri de Almanlara tanıtmaya yönelik çalışmalarım oldu. Yabancı kökenli insanların buradaki haklarından faydalanabilmelerine, hak ve sorumlulukları yönünde bilinçlenmelerine yönelik danışmanlık ve bilgilendirme toplantıları düzenledim. Tüm bunlar benim için siyasetin parlamento dışındaki yüzüdür. Bu çalışmalarım esnasında sosyal alanda sürekli bireysel ve geçici çözümler ürettiğimizi fark ettim. Oysa bana göre aslında insanların sorunları bireysel olmaktan öte, daha çok siyasetin oluşturduğu sorunlardı. Örneğin Yabancılar Yasası, işsizlik durumunda uygulanan yasa ve düzenlemeler bu sorunlara bir örnek ve birçok insanı ilgilendiriyor. Bu noktada bireysel çözüm yerine kalıcı değişimi sağlamak için meclislerde bulunmanın gerekliliğini keşfettim. Daha önce de başka partilerden teklif almıştım ama Yeşiller’de siyaset yapmayı tercih ederek 2003 yılında parlamenter siyasete adım attım.

Yeşiller’i tercih etmenizde sizin için partinin hangi özelliği/siyaseti belirleyici oldu?

Sosyal Demokratlara ve Yeşiller’e yakın bir insandım. Çünkü 80’li ve 90’lı yıllarda yabancı kökenli insanların sorunlarıyla en fazla ilgilenen bu iki partiydi. Örneğin Hristiyan Demokrat Parti’nin (CDU), şu anki Almanya İçin Alternatif (AfD) tarzı tutumları vardı ve o tip partiler hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Yeşiller’i tercih etmemin en önemli sebeplerinden biri, çevreci bilincime uygun olmasıydı. Ayrıca aktif siyaset yapmak için partiye üye olma gerekliliğinin olmaması da diğer bir tercih sebebim oldu. Hatta meclise seçilebilmek için bile parti üyesi olmak zorunda değildim. Diğer büyük partilerde durum biraz daha farklı. Bu durum bana cazip geldi ve çevreci bir insan olarak Yeşiller’i seçtim. Tabii Yeşiller o zaman çok farklıydı, bunun altını çizmekte fayda görüyorum.

Siyasete girdikten sonra yaşadığınız en büyük zorluk neydi?

Parlamento içinde siyaset yapmaya başladıktan sonra hiçbir şeyin tesadüflere bırakılmadığını gördüm. Her şey o kadar bürokratik hâle gelmiş ve kalıplaşmış ki, spontane bir şey asla yapılmıyor. Mecliste sorulacak soruların bile Senato’ya önceden verilmesi gerekiyor. Konuşmaların içeriklerinin önceden görüşülmesi şart. Bu başta çok tuhafıma gitti ve büyük hayal kırıklığı yaşadım. Zira ben daha çok doğaçlama ve spontane konuşmayı seven ve bu şekilde cevap vermeyi tercih eden biriyim. Ayrıca milletvekili olarak mecliste bulunsam bile, kalıplaşmış bir yasayı değiştirmenin ne kadar zor, hatta imkânsız olduğunu öğrendim. Zaman zaman kendimi fazla iyimser ve naif bulduğum durumlar yaşadım. Zira sadece diğer partilerde değil, kendi partimdeki mesai arkadaşlarımın farklı görüşler sergilemesi, bazı mantıklı taleplerime karşı çıkmaları beni şaşırttı. Ama tabii bu da siyasetin gerçek yüzü.

Parti içerisinde ve genel olarak siyasi arenada ilgilendiğiniz temel konular neler?

Yeşiller Partisi bünyesinde 2 dönem milletvekilliği yaptım ve ilk siyasi çalışmalarımı uyum ve katılım politikaları üzerinden yaptım. Sanırım bu, yabancı kökenli milletvekillerinin ortak kaderi. Zaten Yeşiller de bana bu çalışmalarımdan dolayı teklif getirmişlerdi. Fakat parti içinde kendimi ispat ettikten sonra ikinci dönem daha farklı çalışmalar da yaptım. Örneğin, ilk yabancı ve Müslüman kökenli eyalet meclisi başkanvekili seçildim ve meclis oturumlarını yönettim. Yine ikinci dönemimde partimin sosyal politikalar sözcülüğünü yaptım. Kadın politikası, uyum, katılım alanlarında çalışmalar yaptım. Aslında “uyum” kelimesi yerine “katılım” kavramını daha doğru buluyorum. Zira mesele uyum sağlamak değil, katılım haklarına sahip olmak ve bunu uygulayabilmektir.

 

Türkiye kökenli siyasetçiler genellikle yalnızca “uyum/entegrasyon, göçmen ya da azınlık politikaları” gibi konularla ilgilenirmiş/ilgilenmeliymiş gibi bir algı var. Sizce Türkiye kökenli bir siyasetçinin kendine bu konular dışında bir siyasi çalışma alanı seçmesi mümkün mü? Yoksa “Türk siyasetçi, Türklerle/azınlıklarla ilgili konulara yönelir” algısı mı hâkim?

Biraz önce de belirttiğim gibi, Almanya’da genellikle tüm yabancı kökenli siyasetçiler bu kaderi yaşıyor. Hemen hemen hepsinin siyasete giriş kapısı uyum ve katılım politikası oluyor. Zira bizlere başka kapıları açmıyorlar. Ben, bana açılan kapıyı o anlamda değerlendirdim ama bu, bizim kapasitemizin dar olduğu anlamına gelmiyor tabii. Bize sunulan imkânlar dar ve kısıtlı çerçeveler içinde. Bu durumu da Türkiye kökenli siyasetçilerle bir araya geldiğimizde sık sık dile getirdik ve bunun ortak sorunumuz olduğunu gördük. Ancak zaman ilerledikçe ve bizler tecrübe kazandıkça başka kapıları kendimiz aralayabiliyoruz zorla da olsa. Bu tecrübeyi benim gibi bazı arkadaşlarım da yaşadı. Almanya’da yaşıyorsak her konu​ bizi ilgilendiriyor. Mesela bütçe politikası çok önemli bir alan ve asıl siyaset bütçe üzerinden yapılıyor. Fırsat verildiğinde farklı alanlarda da başarı sergileyebileceğimize inanıyorum ama bizi dar çerçeveler içine sıkıştırıyorlar.

Öncü kültür (Leitkultur) tartışmaları, toplumsal uyum/entegrasyon konularında partinizin ve sizin pozisyonunuz nasıl? Şahsi görüşünüzle parti pozisyonu arasında uyuşmazlık yaşadığınız durumlar oldu mu?

Eski partim Yeşiller ve ben bu “öncü kültür” kavramını her zaman reddettik. Yeşiller her ne kadar çok değişmiş olsa da bu konudaki bakış açılarında bir değişiklik olmadı. Ben de bu kavramın benimsenmesini doğru bulmuyorum. Uluslararası, kültürlerarası çalışmaların çok büyük bir zenginlik olduğuna, farklı kültürlerden insanların birbirlerinden çok şey öğrendiklerine inanıyorum. Bence hiç bir kültür bir diğerinden daha üstün değil. Her kültürün varlığı değerli. “Öncü” kavramı ister istemez başka kültürleri küçümsemeyi de beraberinde getiriyor. Almanya’da bu konuda özellikle sağcı partilerde sık sık gündem olan bu tartışmaların her daim karşısındayım. Ama maalesef AfD gibi partilerin güçlenmesiyle birlikte CDU bile seçmen kazanabilmek için giderek daha fazla sağa kaymaya başladı. âdeta 70’li yılların tartışmalarına geri döndük ve o günlerin söylemlerini duymaya başladık. “Bizim şartlarımıza uymayan kendi ülkesine gitsin” tarzı söylem ve tartışmalar tehlikeli ve ülkemizi çıkmaza sokan gelişme ve söylemler.

Siyaseten aktif olduğunuz Almanya’daki İslam düşmanlığı, yabancı karşıtlığı ve ırkçılık gibi problemlerle ilgili sizin çözüm öneriniz nedir?

Maalesef sadece Almanya’da değil, Avrupa genelinde son senelerde ciddi anlamda endişe verici gelişmeler yaşanıyor ve aşırı sağ giderek güçleniyor. 2015 yılından itibaren mültecilerin artışıyla birlikte aşırı sağ partiler de giderek güçlendi ve hemen hemen tüm eyalet meclislerine girmeyi başardılar. AfD’nin Federal Meclis’e 90’ın üzerinde milletvekiliyle girmesi ise tehlikenin boyutlarını gözler önüne serdi. Bunların ağırlıklı konuları Müslümanları kriminalize etmek, İslam düşmanlığını körüklemek. Gerçi İslam düşmanlığı ve İslamofobi Almanya’da her zaman vardı. Bundan ötürü ben tüm siyasi çalışmalarımda dindarlararası diyalogları ve aynı göz hizasında tartışmaları hep çok önemsedim. Laik bir ülke olan Almanya’da bu durumun daha da kötüleşmemesi için devletin üzerine çok görev düşüyor. Herkes burada dinini, inancını gerektiği şekilde yaşayabilmeli ve devlet bunun koşullarını oluşturabilmeli. Sünnetten başörtülü öğretmenlere kadar özellikle aşırı sağın hedefi olan konulara devlet, anayasa çerçevesinde çözümler üretmeli ki bu konular bilinçsiz ve önyargılı insanlar tarafından tartışılmasın. Burada Müslüman kurum ve kuruluşların güçlenmesi de çok önemli. Katılım hakları için mücadele, karar mekanizmalarında yer alan insanlarla sağlıklı diyaloglarda bulunmak bizi daha ileriye götürecektir.

Almanya’daki Müslüman dinî cemaatlerle ilişkiniz ne seviyede bulunuyor?

Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da demokratik çerçevede, anayasaya uyan her kurum ve kuruluşla birlikte çalışmaya hazırım. Yeşiller bünyesinde siyaset yaparken 3 ayda bir Hamburg’daki Müslüman cemaatleri meclis binasına davet ederek fikir alışverişinde bulunuyorduk.  “Yeşiller, Yeşillerle Buluşuyor” başlığı altında yapılan bu buluşmalarda karşılıklı istekler, talepler, eleştiri ve beklentiler dile getiriliyordu. Burada defin işlemlerinden okullarda İslam din derslerine kadar bir çok konuyu ele aldık. Tabii bu sadece Müslümanlar için değil, başka dine mensup insanlar için de yapıldı. Ben hâlâ aynı düşünceyle diyaloglara hazırım.

Diğer Türkiye kökenli kişi ve kurumlarla ilişkileriniz nasıl?

1986 yılından beri göçmen kökenli, özellikle Türkiye kökenli insanların katılımına ve bilgilendirilmelerine yönelik aktif çalışmaların içindeyim. Bundan dolayı Türkiye kökenli kişi ve kurumlarla sıkı diyaloglar içerisinde oldum hep. İki dönem, 27 Türkiye kökenli sivil toplum kuruluşunun çatı örgütü olan Hamburg ve Çevresi Türk Toplumu’nun (TGH) başkanlığını yaptım. Ayrıca Hamburg’da kayıtlı 400’den fazla göçmen derneğinin tüzük yazılımı, nereden teşvik alınabileceği, bir dernek çalışmasının nasıl olması gerektiği konularında bilgi ve danışmanlık hizmeti sunan bir kurumda uzun yıllar proje sorumlusu olarak görev yaptım. Bundan dolayı hepsiyle yakın ilişkilerim var. Öte yandan, ilk milletvekili seçildiğim dönemlerde Körber Vakfı’nın desteğiyle, Sayın Aydan Özoğuz’la birlikte, Almanya’daki Türkiye kökenli siyasetçileri bir araya getiren iletişim ağını oluşturduk. Bu iletişim ağı aracılığıyla zaman zaman bir araya gelerek hem tanışma, hem de tecrübe ve fikir alışverişinde bulunma fırsatlarımız oldu.

Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin Türkçe ile ilişkisine dair görüşünüz nedir? Türkçe öğrenimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ana dilin aynı kültürden olan insanları bir araya getirerek iletişim sağlamalarını kolaylaştırdığına ve kültür taşıyıcılığı görevini üstlendiğine inanıyorum. Ana dil aynı zamanda çocuğun kendi ailesi ve kültürüyle bağlarının güçlenmesi açısından da oldukça önemli. Aksi takdirde bir arada, fakat birbirini anlamayan nesillerin oluşması kaçınılmaz. Bugün Almanya’da Türkiye devleti resmî kurumlarında ve Alman okullarında Türkçe dilinin öğrenilmesi için farklı imkânlar sunulmakta. Burada bizim üstümüze düşen görev bu imkânlardan azami düzeyde faydalanıp gelecek nesillerin  çok dilli yetişmesine katkı sağlamak olmalıdır. Çok dilli yetişen çocukların eğitim hayatında ve farklı diller öğrenmede daha başarılı olduğu kanıtlanmış durumda. Bu bakımdan hem gelecek nesillerin kültürleri ile özdeşleşebilmeleri hem de hayatın diğer alanlarında başarılarını arttırabilmeleri için ana dil eğitiminin önemli olduğunu ve gerekli değerin verilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kendinizi Türkiye kökenlilerin temsilcisi olarak görüyor musunuz?

Tabii ki kendimi Türkiye kökenlilerin temsilcisi olarak görüyorum ama kendimi sadece onların temsilcisi olarak görmüyorum. Her kesimden insanın oyuyla milletvekili seçildim ve herkesi kapsayan çalışmalar yapmaya gayret ediyorum. Ama iki dilli çalışmalara önem verdiğim için Türkiye kökenliler ile olan ilişkilerim doğal olarak biraz daha yoğun. Talep olduğu için meclis bültenimizi, basın bildirilerini Türkçe ve Almanca olarak iki dilli yapıyoruz. Ana dili önemsediğimizi de iki dilli internet sayfamızla bir kez daha kanıtladığımı düşünüyorum.

Türkiye ile yaşanan krizlerden bir siyasetçi olarak nasıl etkileniyorsunuz?

Türkiye ile yaşanan krizlerden en çok etkilenenler arasında tabii Türkiye kökenli siyasetçiler var. Bazen‚ “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumuna getiriliyoruz maalesef. Özellikle 2016 yazındaki darbe girişiminin ardından Almanya’da Türklere karşı bakış açısı değişti ve negatifleşti. Âdeta koskoca bir dalga çarpıp bizi yerle bir etti, kategorize etti. Bunu sadece biz siyasetçiler değil, toplumun her kesiminden insan hissetti. Aradan geçen 2,5 senenin ardından burada yaşayan gençlerimiz âdeta kökenini söylemekten korkar hâle geldi. Şu an en sağ uçtan en solcusuna kadar herkeste Türklere karşı negatif tepkiler mevcut ve bu çok endişe verici bir durum. Her iki ülke de yanlış bir dış politika izliyor. Her iki ülkenin yanlış siyaseti sonucu kutuplaşmalar meydana geldi. İyi ilişkiler için verilen 50 senelik emek âdeta hiçe sayılıp yerle bir ediliyor. Bu durum, uluslararası siyaset yapanların çözebileceği bir durum. Bizler burada normal yaşam koşullarımızda bunları yaşamak ve hissetmek istemiyoruz. Ben şu an bağımsız olarak siyaset yaptığım için ben bu dönemi daha kolay atlatıyorum ama partiler içinde siyaset yapan diğer Türkiye kökenli politikacıların durumu gerçekten çok zor.  

Bu krizlerin önlenmesi ve çözülmesi adına sizce Avrupa’daki Türkiye kökenli grupların tavrı nasıl olmalı?

Bu krizlerin önlenebilmesi için özellikle Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli kişilere ve gruplara önemli görevler düşüyor. Örneğin burada farklı amaçlarla kurulan yüzlerce Türkiye kökenli dernek var. Bunlar özellikle bulundukları ülkelerin temsilcileriyle, kurum ve kuruluşlarıyla, insanlarıyla diyalogları geliştirerek yabancılığı ortadan kaldırmak zorunda. Daha derin diyaloglar bu açıdan hayati önem arz ediyor. Bunun dışında, olumlu örnekleri ön plana çıkarmak gerekiyor. İlişkilerin iyi yürüdüğü, sorunlara ortak çözümlerin üretildiği olaylar ön plana çıkartılabilir. Madalyonun iki yüzü olduğu gibi, iletişimde de iki taraf lazım. Çoğulcu toplumun daha duyarlı olması gerek. Zira zaman zaman egemen bir bakış var ve bu, karşı tarafın cesaretini ve isteğini kırabiliyor. 3-5 ailenin yönettiği medyanın zaman zaman ortaya attığı şeylerden yola çıkmak çözüm odaklı bir yaklaşım değil. Dolayısıyla, her şeye eleştirel bakarak değil de, daha derin ve önyargısız bakarak çözüm üretilmesini tavsiye edebilirim.

Türkiye kökenli bir siyasetçi olarak, siyaset içerisinde kendinize yer bulabilmek için vazgeçtiğiniz/ödün verdiğiniz şeyler oldu mu?

Aslında doğrularımdan ödün vermediğim için bugün bağımsız milletvekili olarak siyaset yapıyorum diyebilirim. 2015 yılında Hamburg’daki eyalet seçimleri öncesinde Türk Federasyonu’nun kültür şenliğine katılarak partimin seçim programı ve eğitim içerikli bir konuşma yapmamın ardından âdeta yer yerinden oynadı. Beni aşırı milliyetçilikle suçlayarak siyasi bir linç kampanyası başlattılar. Hem çoğulcu toplum hem de belirli siyasi göçmen dernekleri tarafından toplumun bazı kesimleriyle diyalogu kapatmadığım için dışlandım. Ne anlattığımı değil, kime hitap ettiğimi tartıştılar. Benim demokrasi anlayışım, herkesle diyalog içinde olup doğru şeyleri, Anayasa’ya ve demokrasiye saygılı olan herkese anlatmaktır. Bu diyaloglar benim herkesin fikrini benimsediğim veya doğru bulduğum anlamına gelmez ama diyalog kurulması demokraside en önemli unsurdur bence. Demokraside doğru şeyleri yanlış kişilere söylemek diye bir kavram olamaz. Vicdanımı her daim mahkeme olarak gördüm ve doğru bildiğimden ödün vermedim. Belki bu yüzden işimi kaybettim, siyasi kariyerim büyük yara aldı ama bugün vicdanım çok rahat bir şekilde aynada yüzüme bakabiliyorum. Doğru bulmadığım bir şeyi ne özel hayatımda, ne de siyasi hayatımda yapmamaya çalıştım. Maalesef çoğulcu toplumun bize öngördüğü daracık bir çerçeve içinde hareket edenler ve bununla yetinenler genelde daha kolay kariyer yapıyorlar. Fakat sınırları zorlayan, sorgulayan kişiler, ​benim gibi büyük zorluklar yaşıyorlar. Bu tecrübeyi Avrupa ülkelerindeki birçok Türkiye kökenli siyasetçi de yaşıyor.

Siyasette aktif olmanın sizin için en büyük kazanımı ne oldu?

Çok farklı kazanımlarım oldu. Mesela gerek Almanya, gerek Türkiye ve gerekse başka ülkelerde çok değerli insanlarla tanışma fırsatı buldum, önemli tecrübeler edindim. Parti içindeki dinamikler hakkında çok şey öğrendim. Yani, aynı parti içinde aynı hedefler için çalışanların her zaman birbiriyle dost olmadıklarını öğrendim. En büyük düşmanlıkların aynı parti içinde olanlar arasında olduğunu gördüm. Zira seçimlerde onlar birbirinin rakibi. Hamburg’da özellikle göçmen kökenlilerin, kadınların yararlanabileceği kurum ve projelerin oluşumunda aktif rol almak da benim için çok değerli kazanımlar. Yani topluma kazandırmış olduğum her şeyi aynı zamanda kendi kazanımım olarak görüyorum.

 

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar