Dosya: "Avrupa'da Cami Mimarisi" Kimlik ve Öncü Kültür Tartışmaları Ekseninde Cami Mimarisi

Cami inşası söz konusu olduğunda minareler tüm Avrupa’da geniş çaplı siyasi bir tartışmanın konusu hâline geliyor. Bugüne kadar sosyopolitik alanlarda minare hakkında süren toplumsal endişe ve yaptırımlardan hareketle, Batı Avrupa ve özellikle Almanya’da yaşayan Müslümanların minare inşasına yönelik yorumları ne yönde olmalı? 

Burak Barut 1 Temmuz 2019

2009 yılında İsviçre’de minare yasağına dair sağcı İsviçre Halk Partisi (Alm. Schweizerische Volkspartei) tarafından başlatılan halk oylaması, %57’lik bir oran ile kabul görmüştü. O ana kadar dört adet minareli camiye “ev sahipliği” yapan İsviçre, o tarihten itibaren Müslümanların olası bir minareli mabet inşa etme teşebbüsüne yasak koydu. Bu sonuç yasal olarak her ne kadar İsviçre toprakları ile sınırlı olsa da, Batı Avrupa ülkelerindeki siyasi ve toplumsal diskurlar üzerinde de etkisini gösterdi. Özellikle Alman kamuoyunda bir yandan “doğrudan demokrasi” (Alm. direkte Demokratie) mefhumunun sonuçları tartışılırken, diğer yandan İsviçre’de kararlaştırılan yasak, Almanya’daki sağcı söylemlere hız kazandırdı. Her ne kadar Batı Avrupa’da üretilen diskurlar ve geliştirilen siyasi eylemler birbirleri ile benzerlikler taşıyor olsa da, bu yazıda değinilen somut idari yaptırımlar tecrübe edilen yerel Alman siyasetine atfen yorumlanacaktır.  

Öncelikle belirtilmelidir ki, bugüne kadar Almanya’da minare ile ilgili kanuni bir yasak yürürlüğe girmemiştir. Ancak böyle bir kararın iktidar ve yerel yönetimler tarafından alınmamış olması, camilerin sembolik bir parçası olan minarelerin toplumsal düzlemde kabul gördüğü anlamını taşımıyor. Nitekim Alman kamuoyunda sürekli olarak gündemde tutulan öncü kültür (Alm. Leitkultur) ve entegrasyon tartışmaları göz önünde bulundurulduğunda, Müslümanların mabetleri için benimsemiş oldukları mimari çıkarımları tatbik etme arzuları, toplum nezdinde müspet bir talep olarak karşılanmıyor. Mevcut durumda Almanya’nın şehir merkezlerinde bulunan mescitlerinin birçoğu, sıralı evler içine gizlenmiş ve levhasız tanınması güç bir durumda. Peki camilerin kendilerine özgü olarak tanınması Müslümanlar için neden önemli? 

İnsanın yaptığı her eylem bir ihtiyacı gidermek için bir üst amaç taşır. Bina ve yapıtların inşası da aynı şekilde genel bir amaca matuftur. Bu sayede tüm yapıtlar zaruri olarak insanların kendilerine yüklemiş olduğu amaç çerçevesinde bir anlam taşır ve daha da önemlisi işlev görür. Binayı şekillendiren küçük parçalar ve kullanılan malzemeler dahi kendine has, ama genel amaca sadık bir işlev yüklenmek durumunda kalır. Bu bağlamda bir caminin pencerelerini, kapılarını ve dahi tuğlalarını konumlandırma eylemi bütünsel bir cami maksadından bağımsız ele alınamaz.

Dosya: "Avrupa'da Cami Mimarisi"

"Avrupa’da Tipik Bir Cami Mimarisi Mevcut Değil Ama Oluşmaya Başladı"

1 Temmuz 2019

Batı Avrupa’da İşlevsel Cami Paradigması

İşlev bakımından camiler en basit anlamda Müslümanların belirli günlük ibadetlerini ifa etmek için bir araya geldikleri buluşma noktalarını teşkil eder. Tarihî bağlamda Müslümanlar camileri şehir merkezine konumlandırmış ve camiler de farz namazlar dışında Müslümanların sosyal hayatında birçok ihtiyaca karşılık vermiştir. Bugüne kadar Batı Avrupa’da ve yoğun olarak Almanya’da ilk kuşak Müslümanlar tarafından kullanılan mescitler ise kahir ekseriyeti ile inşa edilmemiş, dönüştürülmüştür. Nitekim camileri işlevsel ve minimalist bir cihetten yorumlamak, herhangi bir yapıtı camiye dönüştürmeyi oldukça kolay kılar. Böylelikle kiralanan veya satın alınan oda, daire, apartman ve salonlar asıl inşa gayelerinden uzaklaşarak bir mescit hâlini kolayca alabilir. Buradan hareketle Almanya’da yaşayan Müslümanların maddi ve fikrî imkânları ölçüsünde işlevsel bir cami paradigmasını benimsediği söylenebilir. Daha genel bir ifade ile, Müslümanların kısıtlı ekonomik imkânları ve sınırlı insan kaynakları Batı Avrupa’da işlevsel bir cami resmini desteklemektedir.

“Minarenin Eksikliği Caminin İşlevselliğine Zarar Vermez”

Ancak beşerî ihtiyaçlara yalnızca zaruret ve işlevsellik cihetinden nazar etmek eksik kalan bir yaklaşım. Kâmil insan modelinden hareketle, insan zaruret ve ihtiyaçları aşarak güzel ve ahenkli olanı arar ve böylece istihsan boyutuna ulaşmayı ister. Camileri de tarihsel süreçten geçmiş bir amaç kompozisyonu olarak gören Müslümanların hafızasında mabetlerin nasıl olması gerektiğine dair normatif bir resim bulunur. Her ne kadar Batı Avrupa’da işlevsel cami yorumu ağırlıklı olsa da sembolik cami resmi küreselleşmiş bir dünyada büyük bir önem teşkil eder. 

Tam da bu noktada, 21. yüzyılda, ekonomik ve fikrî özgüven kazanmış Avrupalı Müslümanlar minare ve kubbe gibi hafızalarında camiye güzel ve müzeyyen sıfatı veren mimari unsurlara yönelirler. Bu işlevsel-estetik paradigma ayrımı, minarenin camiye nazaran yerini konumlandırır: Minare caminin mevcudiyetine değil, müdrikiyetine taalluk eden bir unsur. Başka bir ifade ile, minarenin eksikliği caminin işlevselliğine zarar vermez, ancak Müslümanların zihninde mevcut olan cami resmi ile kıyaslandığında bir noksanlık teşkil eder.

Kamusal Alanlar ve Kimlik İnşası

Minarenin eksikliği ile algılarda oluşan estetik noksanlık hissinin giderilmeye çalışılması, Müslümanların mesken tuttukları topraklara aidiyet ve mensubiyet hislerinin de kuvvetlenmesine yol açar. Aidiyet kavramı burada ferdin topluma karşı pasif ve lafzî birlikteliğini gösterirken, mensubiyet kavramı ferdin topluma karşı hissiyatını daha yoğun olarak yaşadığı aktif ve manevi bir münasebete işaret eder. Günlük eylem ve fiilleri ile çoğunluk toplumuna çeşitli boyutlarda katkı sağlayarak toplumun olağan bir parçası hâline gelen Müslümanlar, Müslüman olarak görünür olmak ve algılanmak istediklerinde, ait olma seviyesinden mensubiyet seviyesine ulaşırlar.  Daha basit bir dil ile, vatandaşlık haklarının tanınması aidiyet oluştururken, kimlikleri topluma yansıtabilen eserler aidiyetin yanına mensubiyet bağı inşa eder. Bu süreçte Müslümanlar minare gibi tezahürler üzerinden kimliklerini, yani ben idraklerini kamusal alanlarda özgüven ile ifade ederek, bir yandan bulundukları coğrafyaya eylemlerini kalıcı kılacak yapıtlar sunar, diğer taraftan da hafızalarındaki sembolik manzumeleri ihya etmiş olurlar.

Kültürel Hegemonyanın Gölgesinde Minare İnşası

Ancak toplum nezdinde yapılan her eylem ve bizzat içeriği bakımından kamusal mekânların tanzimine dokunan her karar özü gereği siyasi bir hüviyet taşır. Siyaset ise, geniş toplumsal kesimleri alakadar eden eylemler bütünü olarak karşımıza çıkar. Tüm eylemlerin temel hareket noktasını ise normlar, yani kültürel değerler ve ahlaki ögeler oluşturur. Tam da bu noktada siyasi güç ve kültür arasındaki çok katmanlı ve karmaşık ilişkiye minare inşası üzerinden göz atmakta fayda var. 

Daha önce belirtildiği gibi, minareye karşı aleni yasaklayıcı/baskıcı bir siyaseti anayasanın çoğulcu ve katılımcı ögelerinden dolayı benimseyemeyen yerel yönetimler, iktidarlarını sürekli kılabilmek için davranış biçimlerini ve normatif doğruluk ölçütlerini muhtelif iletişim araçları üzerinden belirlemeye çalışırlar. Bu ölçüt ve ahlaki değerler iktidarın devamını sağlayan “ana akım” olarak adlandırabileceğimiz toplumsal kesim ile yerel yönetimler arasındaki sıkı bir iletişim ağı üzerinden şekillenir. Minare ve kubbe ile çevreye Müslüman kimliğinin özgüvenini yansıtan bir cami resmi görmek istemeyen, “ana akım” tabanından sürekli geri bildirim alan yerel iktidarlar, Müslümanlar gibi azınlık teşkil eden “diğer” toplum kesimlerinin karşısına son merhalede benimseme ve ikna metodu gibi uzlaşma teklifleri ile çıkarlar. 

Genel anlamda sembolik olarak özgüveninden uzaklaştırılmış, silik bir cami resmi sunan uzlaşma teklifleri, sağduyulu ve kapsayıcı nitelikte olmaları durumunda dahi, Antonio Gramsci’nin vurguladığı “kültürel hegemonya” çağrışımına çok daha yakın durur. Bu mefhum, iktidarın benimsemiş olduğu kültürel değerler kümesine uygun davranış biçimlerini ve normatif olguları yine devletin geniş imkânları ile toplumsal tabanlara benimsetmek adına geliştirdiği nüfuz ettirme ve içselleştirme politikalarına denk gelir.

Somut olarak Almanya’da yerleşik düzen, “ahlak” ve “öncü kültür” gibi söylemlerin etrafında, minaresiz ya da şehir merkezinden -dolayısı ile toplumdan- uzaklaştırılmış cami anlayışını temellendirmeye çalışıyor. Kültürel doğruluk tekelini elinde bulundurduğuna inanan yerel iktidar merkezleri ise, “ana akım” tabanına dâhil olarak görülmeyen Müslümanlara kapsayıcı uzlaşmalar sunarak ahlaki içselleştirmeyi hedef alıyor. 

Almanya Ekseninde İdari Yaptırımlar

Bu gibi uzlaşmaların başında merkezî konumda pratik, işlevsel, estetik değeri zayıf olan; sanayi bölgelerinde ise sembolik değeri yüksek olan cami inşa teklifleri bulunuyor. Yerel yönetimlerin, sanayi bölgelerinde inşa edilecek camilere yaptığı minare ve kubbe inşası gibi estetik kazanım teklifleri takas niteliğini taşıyor ve caminin amaç-form ahengini bozuyor. Bu tarz yaptırımlar, yerel iktidarı sürdürebilir kılmak adına bir yandan “ana akım” toplumun minaresiz bir şehir manzarası talebini yerine getiriyor. Diğer yandan refah seviyesinin artmasıyla camilerinde işlevsellik kadar estetik forma da ağırlık veren Müslümanların, -periferik düzlemde olsa dahi- özlemini duydukları cami resmine kavuşmaları, yaşadıkları topraklara karşı aidiyet hislerini arttırıyor. Ancak şehir hareketliliğinden ve toplum ile ortak yaşam paylaşımından uzak kalındığında, daha önce değinildiği gibi, Müslümanların Almanya’ya dair mensubiyet duyguları pekişme eğilimi göstermiyor. 

Bu minvalde ileriye dönük Almanya’da bulunan minareli camilerin sayısı mevcut duruma nazaran artacak gibi gözükürken, toplumsal hayatın cereyan ettiği merkezî konumlarda ana akımın belirlediği “öncü kültür” ve “ahlaki belirleyicilik” paradigmaları ekseninde minareli camilerin inşası  engelleme-uzlaşma politikaları ile karşı karşıya kalacaktır. Bu süreçte, Almanya ve genel anlamda Batı Avrupa’da yaşayan Müslümanlar, modern insanın azami derecede önem verdiği form/şekil ifratından sıyrılarak, camilerin işlev-estetik ahengini kapsayan ve kimlik inşasında belirleyici olabilecek cami inşasına yönelik mutedil adımlar atmalıdırlar. 

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar