Anatomi Serisi Laiklik Nedir?

Laiklik yalnızca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması mıdır yoksa daha fazlası mı? Perspektif Anatomi Serisi, bitmeyen birçok tartışmanın temelini oluşturan laiklik kavramını masaya yatırıyor.

Ahmet Aslan 14 Temmuz 2019

Reformasyon hareketlerinden günümüze din ve devlet ilişkileri bağlamında gündeme gelen temel tartışma konularından biri de hiç şüphesiz laiklik konusu. Soğuk savaş döneminin ardından dinin dünya siyasetinde ağırlığının artmış olması laiklik tartışmalarının yoğunlaşmasına sebep olmakta. Toplumların dine yaklaşımları ile bilim ve teknoloji alanındaki ilerlemeleri, ve bu unsurların toplumların refah seviyesi ile ilişkisi birçok entelektüel için önemli araştırma konularından biri.

Laiklik, önceleri daha ziyade siyaset felsefesinin temel sorunu iken günümüzde artık sosyologlar, hukukçular ve tarihçiler tarafından da ele alınan bir konu. Din-devlet ilişkisi gibi fertleri ve toplumları çok yönlü olarak kuşatan bu evrensel olguya çok çeşitli açılardan yaklaşmak mümkün. Öncelikle kavramın hangi tarihsel şartlarda doğduğu ve ne tür siyasal, toplumsal işlevler gördüğü üzerinde durulması gereken bir husus. Öte yandan laikliğin laisizm ve sekülarizm ideolojileri arasındaki konumuna netlik kazandırılması kavramsal analiz açısından önemli.

Laiklik ve Sekülerlik Kavramları

Laiklik, Fransızca laïc kelimesinden türetilerek diğer dillere geçmiş. Laik sözcüğünün Fransızcaya Latinceden girdiği kabul edilmekte. Eski Yunancada “laikhos” (Lat. “laicus”) biçiminde ifade edilen laiklik; toplum, topluluk, halk ile ilgili olan gibi anlamları içermekte. Böylelikle “laikhos\laixos” halkla, toplumla ilgili işler, onlarla bağlantılı olanlar anlamlarına gelmekte (Eyuboğlu, 1994: 23).

Laik sözcüğü Katolik kilisesinin hâkim olduğu dönemlerde din adamları dışında olan kişiler için kullanılırmış (Berkes, 2011:17). Söz konusu dönemde laik sözcüğü sadece iki farklı toplumsal grubu ayırt etmek için kullanılmış. Yine bu dönemde laik olanlar sınıfsal açıdan herhangi bir ayrıcalığa da sahip değiller. Çünkü laik kişi, halkın bir üyesi; diğer kişilerin ne üstünde ne de altında bir yere sahip. Başka bir ifadeyle laik olanlar; ne vicdanları denetleyen bir kişi rolüne ne de neye inanılıp neye inanılmayacağını söyleme yetkisine sahip. Zamanla “laik” sıfatı, salt gerçek kişilere değil, aynı zamanda ilke, kurum, kural ve tüzelkişilere atfedilmiş. Böylece kelime, “ruhani olmayan kimse; dinî olmayan şey, fikir, müessese, sistem, prensip” anlamını kazanmış (Başgil, 1996: 163).

Günümüzün en popüler ve yaygın tanımlamasına göre laiklik, din ile devletin birbirinden ayrılması ve devletin din, dinin de devlet işlerine karışmaması; ülkede mevcut ve herkesçe bilinen din ve mezheplere karşı devletin tarafsız bir vaziyet alması, bunlardan hiçbirisine, diğeri aleyhine, özel olarak ayrıcalık tanımamasıdır. Buna mukabil, dinin de devlete karşı, -nispi de olsa- bir özerklik içinde, ahlaki ve manevi hayatı tanzim ederek hüküm sürmesidir (Gişi, 2015:5). Birçok tartışmaya sebep olan laiklik nihai tahlilde, özgürleştirici ve bunun için de bünyesinde kurumlaştığı toplumun insanlarına sorumluluk ve kişilik kazandırıcı bir içerikle anlaşılmalı (Gürsoy, 2003: 62)  ve uygulanmalıdır.

Laiklikle eş anlamlı kullanılan seküler sözcüğü, dinle ilgisi olmayan, ruhbanlardan ziyade halktan insanlarla yaşayan bireyler anlamında kullanılmakta (Oxford Dictionary). Seküler (Fr. “seculaire”) Latincenin saeculum (Tr. “yüzyıl”) teriminden türemiş ve yüzyıla ait olma anlamı taşımakta. Yani ‘yüzyıla (çağa) ait olmanın’ şifresi çözülünce, karşımıza bu dünyaya ait olma, dünyayı yaşama anlamları çıkmakta. (Kılıçbay, 1994:16-17). Sözcük, Protestanlığın etkin olduğu (Almanya, İngiltere gibi) ülkelerde laiklik yerine kullanılmakta olup daha çok toplumsal yaşamda dinî etkinin azalmasına vurgu yapmakta. Sekülerliğin özünde dinin sosyal yapıdaki otorite ve geçerliliğini yitirmesi, doğaüstü olayların tabii ve dünyevi olaylarmış gibi algılanması, insan aklının dinî ve metafizik bağlardan kurtarılması ve dinin bir vicdan meselesi hâline gelmesi anlamı mevcut. Aslında kökenleri itibariyle ayrı köklerden gelmiş olsa da laiklik ile sekülerlik günümüzde aynı anlamda kullanılabilmekte.

Laiklik ve sekülerlik kavramlarını birbirlerinin yerine kullanırken temkinli olunmalı. İki kavram arasındaki derece farkını; toplumsal, dinî ve siyasal yaşamın kendine has özelliklerini göz önünde bulundurmak gerek. İki kavram arasında bir ayırım yapılacaksa farklı tarihsel süreçlerden hareketle sekülarizmin sosyal, kültürel hayata; laikliğin ise devlet yönetiminde dinî tarafsızlık sebebiyle siyasal yapıya ve hukuka vurgu yaptığını söylemek mümkün. Bu açıdan sekülarizm sosyolojik bağlamda laiklikten daha geniş anlam içeriğine sahip (Gişi, 2015:3).

Laik Düzende Ahlak ve Sivil Toplum

Laik düzende ahlâk anlayışının nasıl olacağı önemli bir sorundur. Çünkü laiklik prensibi, kamusal alanı herhangi bir inanç ve görüşün dayatmacı kontrolünden ve özellikle kilisenin tasallutundan kurtarmayı hedeflemekte. Bu da eşitlikçi ve evrensel yönelişli bir vatandaşlık anlayışını gündeme getirmekte. Böyle bakıldığında sadakat vatandaşlık sadakati, bağlılık vatandaşlık bağlılığı olarak düşünülecek. Otorite ise devlet otoritesinden başkası değil. Bu çerçevede anlaşılan bir ahlâk kamusal ortamda daha ziyade fertlere atıfta bulunur,  özgür ve sorumluluğunu üzerine alan bir ahlâkî kişiliği temel alır. Bu ise bir ileri merhalede dinî, metafizik ve hatta felsefî yaklaşımlardan çok bilimin ve bilimsel zihniyetin ön plana çıkarılmasını gerekli kılar.

Modern devletin ilgileri daha çok genel ilgiler ve menfaatlerdir. Bunun karşısında, ondan ayrı bir şekilde konumlanan ve içinde bireylerin özel ilgi ve menfaatlerini kollayıp güdebilecekleri sivil bir toplumun varlığı önemlidir. Devletin toplumun genel menfaatleriyle meşgulken bireylerin özel menfaatlerine nazaran dış ve üst bir konumda kalması fakat aynı zamanda sivil bir toplumun oluşmasına imkân sağlaması şarttır. Devlet ve sivil toplum arasındaki bu ayrım, vatandaşlık ve insan haklarını gündeme getirir.

Dosya: "Avrupa'da Başörtü Yasakları"

Fransa'da Başörtüsü Yasaklarının Çeyrek Asırlık Tarihi

2 Temmuz 2018

Modern bir devlet anlayışında ortaya çıkan kamusal ve özel alan ayrımı, laikliğin üzerinde tam anlamıyla yeşereceği bir ortamı oluşturmaktadır. Zira laiklik, bir taraftan özerk bir devlet yapısının zorunlu olduğunu düşünürken diğer taraftan özel alanı var saymak durumunda. Din de bu özel alana ilişkin görülmekte. Şu halde devlet, insan haklarını ve sivil toplumu tanıyıp gözetmek durumunda olduğundan din özgürlüğünü kabul etmek zorunda. Ayrıca sağlıklı bir dinî yaşayışı dinî hayata müdahalede bulunmadan koruma altına almak da laik devletin görevleri arasında (Gürsoy, 2003: 61).

Laiklik Modelleri

Tarihsel sürece bakıldığında İlk Çağ ve Orta Çağ’da kurulan devletlerde “din” ve “devlet” kurumlarının birbirleriyle bütünleştikleri görülmektedir. Bu bütünlüğe aykırı ilk gelişme Batı dünyasında ortaya çıkmıştır. Gerek Rönesans ve Reform hareketleri, gerek İslam dünyasının Hıristiyan dünyası karşısındaki üstünlüğü ve gerekse çeşitli felsefi ekoller, Hıristiyanlığı iç hesaplaşmaya sürüklemiştir. Laiklik ilkesi, işte bu iç hesaplaşmanın neticesi olarak gündeme gelmiş; Hıristiyanlık, devlet işlerini belirleyen etken olmaktan çıkmıştır. Batı’da yaşanan bu dönüşüm, zamanla İslam dünyasını da etkilemiş; ancak, İslam toplumlarındaki inanç ve örgütlenmenin Hıristiyan dünyasından farklı oluşu, bu etkinin İslam ülkelerine yayılmasını geciktirmiştir.

Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılığı ilkesi, başlıca üç model üretmiştir. İlk model, Fransız Devrimi ve Bolşevik Devrimi sonrasında, bu devrimlerin yaşandığı ülkelerde görülen laisizm olup, bu sistem din aleyhtarlığına ve dini yok etme idealine dayanmaktadır. Türkiye’deki laiklik anlayışı da, Cumhuriyet’in ilk yıllarından İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadarki dönem bakımından laisizme örnek teşkil etmiştir.

İkinci model ise dışlayıcı laiklik modelidir. Dışlayıcı laiklik, dini özel alanla sınırlayan, bir başka ifadeyle dinin kamusal alana yansımasını engellemeye çalışan, bu amaçla da dinî faaliyetleri ve din adamlarını sıkı devlet kontrolü altında tutan laiklik türüdür. Dışlayıcı laiklik anlayışının en tipik örneklerini 1875-1905 yılları arasındaki Fransa ve 1946-1950 yılları arasındaki Türkiye teşkil etmiştir. Denetleyicilik, radikallik, seçkincilik, vesayetçilik ve cumhuriyetçilik, dışlayıcı laiklik modelinin karakteristik vasıfları olmuştur (Hocaoğlu,1995:119). Bu alandaki son model ise, pasif laiklik ya da liberal (demokratik) laikliktir. Bu modelde devlet, din ve vicdan özgürlüğünün sınırlarını alabildiğine geniş tutmuş; dindarlarla ve dinî kurumlarla uzlaşma yanlısı tavır sergilemiştir. Pasif laikliğin uygulandığı devletlere verilebilecek başlıca örnek Amerika Birleşik Devletleri’dir.

İlk etapta din ve devlet daima birlikte görülmüşken, sonrasında bu iki müessesenin birbirinden ayrılması yönündeki eğilimin egemen hale geldiği, ülkeden ülkeye bu eğilimin yoğunluğunun değiştiği ve farklı yöntem ve uygulamaların ortaya çıktığı gözlemlenmiştir. Ancak tarihsel diyalektiğin cilvesi olsa gerek, din ve devletin birbirinden uzak tutulduğu sistemler de değişime uğramış; “insan hakları”, “birey”, “özgürlük” ve “demokrasi” kavramları geliştikçe, dinin devlet karşısındaki yerinin nerede olması gerektiği daha fazla tartışılmaya, din ve devlet arasında yeni bir denge noktası aranmaya başlanmıştır. Neticede laiklik teorisinde ve pratiğinde eğilim, devlet karşısında dine daha fazla yer verme yönündedir.

Müslüman Ülkeler ve Laiklik

Türkiye, Nijerya ve Senegal anayasalarında devletin laik olduğu ifade edilir.  Suudi Arabistan ve İran’da ise şer‘î hukuka dayalı bir yönetim tarzı benimsenmiştir. Bunların dışında kalan Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerin önemli bir kısmı laiklik konusunda karmaşık ve eklektik bir yapı arz eder. Dinî referanslı hükümler içerenler de dâhil bu ülkelerin anayasaları ve hukuk sistemleri önemli ölçüde Batılı modellere dayanmaktadır. Millî ideolojiler, devlet kurumları, siyasetçiler ve partiler de genellikle laik eğilimlidir.

İslâm dünyasında dinî otorite ile siyasî otorite arasında tarih boyunca Batı’dakine benzer bir çatışma olmamıştır. Laikleşme süreci bu ülkelerde XIX. yüzyılın başlarından itibaren daha ziyade dış dinamiklerin ve gelişmelerin etkisiyle başlamıştır. XX. yüzyılın ilk yarısından itibaren İslâm toplumlarının bağımsızlıklarını kazanmaları ve ulus-devlet şeklinde yapılanmaları ile birlikte din-devlet ilişkileri tartışmalar canlanmıştır.

İslam ülkelerindeki laikleşme sürecinde dikkat çeken en önemli husus, Batı’nın kendi tarihî ve kültürel tecrübesinden hareketle ortaya çıkan ve gelişmesi birkaç yüzyıl sürmüş olan ilke ve kurumların, tarihî gelenekleri sorgulanmaksızın bu coğrafyalara hızlı bir şekilde yerleştirilmeye çalışılmasıdır. Yine bu ilkelerdeki din-devlet ilişkileri ile ilgili tartışmalarda hem laiklik yanlısı hem karşıtı kesimler tezlerini ispatlamada dinî öğretiden geniş ölçüde yararlanmaya çalışmışlardır. Toplumu kendi görüş ve ilkelerine göre şekillendirmek isteyen bu eğilimler arasındaki ilişkiler bazı İslâm ülkelerinde sosyal barışı ciddi şekilde etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir (Küçükcan, 2003: 62-65).

KAYNAKLAR

Başgil, A.F. (1996). Din Ve Laiklik. İstanbul: Yağmur.
Berkes, N. (2011). Türkiye’de Çağdaşlaşma. Ahmet Kuyaş (Haz.), İstanbul: Yapı Kredi.
Eyuboğlu, İ.Z. (1994). Atatürk Devrimleri Işığında Laiklik. İstanbul: Say Yayınları.
Gişi,  E. (2015). Laiklik Kavramının Kronolojik Evrimi. The Journal Of Europe – Middle East Social Science Studies, July, 2015,1(1), ss.1-13.
Gürsoy, K. (2003). Laiklik, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ankara.
Hocaoğlu, D.(1985). Laisizm’den Milli Sekülarizm’e: Laiklik Sorununun Felsefi Çözümlemesi. Ankara: Selçuk.
Kılıçbay, M. Ali, (1994). Laikliği ya da Bu Dünyayı Yaşayabilmek. Cogito Dergisi, Sayı:1, Yaz 94
Kuru, A.(2011). Pasif Ve Dışlayıcı Laiklik, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi.
Küçükcan, T. (2003). Laiklik, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ankara.
Ozankaya, Ö. (1993). Türkiye’de Laiklik: Atatürk Devrimlerinin Temeli. İstanbul: Cem Yayınevi.

Ahmet Aslan

Bir dönem Almanya’da ikamet etmiş olan Ahmet Aslan, Din Sosyolojisi alanında doktorasını tamamlamış olup gençlik, değerler ve göç sosyolojisi alanlarında araştırmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar