Oku/yorum Oku/yorum: “Örtüden Ziyade Baş – Söz Müslüman Kadınlarda”

Amani Abuzahra tarafından yayıma hazırlanan, 11 Müslüman kadının “başörtülü Müslüman kadın olmak” konusunu kendi perspektiflerinden kaleme aldığı “Mehr Kopf als Tuch – Muslimische Frauen am Wort” (Tr. “Örtüden Ziyade Baş – Söz Müslüman Kadınlarda” isimli kitabı Neşe Balandı Oku/yorum serisi için inceledi.

Neşe Balandı 6 Şubat 2022

Müslüman kadınlar, özellikle de başörtülü Müslüman kadınlar açık oturumların, gazete haberlerinin asla modası geçmeyen konu mankenleri konumunda. Sürekli olarak birilerinin dinden, erkeklerin hegemonyasından ve başındaki örtüden özgürleştirmek istediği bu zavallı(!) kadınların Batı’daki klişeleşmiş resmi hepimizce malum. Kendi hayatı hakkındaki kararları kendisinin aldığına inanılmayan, buna izin verilmediği düşünülen, zorla başının örttürüldüğüne, zorla evlendirildiğine, baskı ve şiddete maruz kaldığına ve bu esaretten kurtarılması gerektiğine herkesin emin olduğu acınası insan manzarası… Nijeryalı yazar Chimamanda Ngozi Adichie çok önemli bir tespitte bulunuyor: “Bir tek hikâye klişeleri şekillendiriyor. Ve klişelerle ilgili problem, onların doğru olmaması değil, eksik olmasıdır. Bir hikâyeyi tek hikâye hâline getiriyorlar.” İşte bu yazıda incelemesini sizlere sunacağımız kitap tam olarak buna vurgu yapıyor. Hakkında devamlı olarak konuşulduğu hâlde kendisiyle pek konuşulmayan Müslüman kadınların düşüncelerini ve kendilik algılarını yaşadıkları toplumla paylaşarak, her zaman konuşulan o tek tip hikâyenin ötesinde, anlatılanlara hiç de benzemeyen çok başka hikâyelerin de var olduğunu gözler önüne seriyor.

Anatomi Serisi

Din Özgürlüğü Nedir?

9 Ekim 2021

Kitaba isim olarak “Mehr Kopf als Tuch” (Örtüden Ziyade Baş) şeklinde, kelime oyunu içeren ve insanı düşünmeye sevk eden bir başlık seçilmiş. Almancada başörtüsü “Kopftuch” kelimesi ile ifade edilir. Seçilen bu isimle “Önemli olan kafadaki örtüden ziyade kafanın kendisidir.” mesajı veriliyor. Çoğunlukla görmezden gelinen, hatta belki de yok sayılan bu kafa/akıl/zihin dünyası ve insan kitapta merkeze oturtuluyor. “Muslimische Frauen am Wort” (Söz Müslüman Kadınlarda) alt başlığı ile de artık konuşma sırasının Müslüman kadınların kendisinde olduğu vurgusu yapılıyor.

Kitabı hazırlayan Amani Abuzahra 1983 Avusturya doğumlu. Viyana Üniversitesi’nde Felsefe ve Salzburg Üniversitesi’nde Kültürlerarası Çalışmalar eğitimi alan Abuzahra, Viyana/Krems Hristiyan Kiliseleri Öğretmen Eğitim Koleji’nde ders vermekte olup Kültürlerarası Felsefe ve Kültürlerarası Pedagoji alanlarında araştırmalar yapıyor. Yetişkin eğitiminde ve Müslüman gençlerin kimlik gelişimi konularında da çalışmalar yapan yazarın ayrıca “Çok Kültürlü Bir Toplumda Kültürel Kimlik” (2012) isimli bir eseri de mevcut.

İncelemesini yaptığımız eser Almanya ve Avusturya’da yaşayan 11 kadının birbirinden bağımsız olarak kaleme aldıkları yazılardan oluşuyor. Seçtikleri konular, metin uzunluğu ve üsluplar birbirinden farklılık göstermekle birlikte genel olarak hepsi oldukça akıcı bir dille kaleme alınmış.

Göçmen Kökenli Olma Vasfına İndirgenmek

İlk yazı Kevser Muratovic’e ait. “U3 ya da Entegrasyona Giden Yollar Açıklanamaz” başlıklı yazısında Muratovic göçmen kökenli olmanın entegrasyon mevzusunun zorunlu muhatabı olmak anlamına geldiğinden ve bu eksendeki tartışmaların artık çok yorduğundan bahsediyor. Bu ortamın, Müslümanların içinden çıkıp Müslümanlar adına konuşturulan ve Müslüman kadının özgürleştirilmesi gerektiğini savunan kişiler türettiğini ifade ediyor. Almancada bu tür kimselere “Kronzeuge” yani bir nevi “pişmanlıktan yararlanma maksadıyla tanıklıkta bulunan kimse” ifadesi kullanılıyor. 

Muratovic entegrasyon adı altında hedeflenenin ne olduğunu artık tam olarak bilemediğini belirtiyor. Çünkü Almanya’da doğup büyümüş, voleybol takımında oynamış, binicilik kursuna gitmiş, cep harçlığı kazanmak için hafta sonları yerel gazete dağıtmış, çeşitli gönüllülük faaliyetlerinde bulunmuş, Almanca okumuş, şarkı söylemiş, üniversite eğitimi almış biri olarak kendisi veya kendi gibilerden daha ne beklendiğini sorguluyor. Muratovic’in yazısında değindiği bir diğer nokta ise bir bütün olarak çok çeşitli yönleri ve zenginlikleri bulunan insanların sadece “göçmen kökenli olmak” vasıfları ile değerlendirilmesi ve bunun neticesinde hem şahsi hem de toplumsal, sosyal ve ekonomik açıdan büyük kayıplara sebebiyet verilmesi.

“Bu Eleştirileri Önce ‘Kendi Toplumuna’ Yapsana!”

Kitabı hazırlayan isim Amani Abuzahra “Benim öteki Avrupa’m” başlıklı bir yazı kaleme almış. Abuzahra Avrupa’nın kimliğini konu edindiği yazısına kitabından pasajlar okuduğu bir programı anlatarak başlıyor. Avrupa toplumunu eleştiren pasajlar içeren okumadan sonra seyircilerden gelen ilk soru “neden bu eleştirileri kendi toplumuna/topluluğuna yapmadığı” yönünde oluyor. Abuzahra bu soruyla defalarca karşılaşmış biri olarak artık bunun bir soru değil bir yorum olduğunu ve soranın zihnindeki “siz-biz” ayrımının bir yansıması olduğunu dile getiriyor. Abuzahra “kendi toplumu” ile kastedilenin ne olduğunu sorduğunda ise konuşmanın akışı “Avrupa’da yaşayabildiği için, eleştirmek yerine şükran duyması gerektiği” mesajıyla şekillenir. Konunun can alıcı noktası tam da burası. Abuzahra “Burası benim Avrupa’m, benim Avusturya’m, benim toplumum. Dile getirdiğim her eleştiri aslında bir özeleştiri.” diyor. 

Abuzahra, Müslümanların aslında Avrupa’nın bir parçası olmalarına ve toplumun merkezinde yer almalarına rağmen toplumun dışına itilip sınırda tutulmalarını “Grenzengänger” yani iki ülke arasında günlük sınır geçişi yapan kimselerin durumuna benzetiyor. Bu konumun topluma bakış bağlamında avantaj sağladığını belirtip, kendi konumundan Avrupa hakkındaki düşüncelerini dile getiriyor. Abuzahra Avrupa’nın bir yol ayrımında olduğunu ifade ediyor: ırkçılık ya da umut, aşırıcılık ya da güven, popülizm ya da barış. Bu konudaki görüşlerini filozof Jacques Derrida’dan ve siyaset bilimci Dominique Moïsi’den yaptığı alıntılarla zenginleştiriyor. Avrupa insanının korku ve belirsizlik hâlinde duruş ve istikamet arayışı içinde olduğunu, gittikçe kompleksleşen dünyada bu arayışa en basit ve sade yanıtları sağcı popülistlerin vermelerinden ötürü bu akımın yükselişte olduğunu ifade ediyor. 

Bir diğer önemli ve çok tartışılan konu da Avrupa’nın kime ait olduğu. Kimlerin Avrupa’nın parçası ve kimlerin yabancı olarak değerlendirildiği. Avrupa’nın kimliği, farklı aktörlerin söz sahibi olduğu bir dava ve neticede kabul görecek olan Avrupa resmi, güçlünün resmettiği Avrupa olacak. Söz konusu Avrupa resmi çizilirken kimlerin hikâyesinin nasıl anlatıldığı ise kilit nokta. Abuzahra bu noktada yazar Chimamanda Ngozi Adichie’nin “Tek Hikâyenin Tehlikesi” isimli TedX konuşmasından bir alıntı yapıyor: “Güç demek, bir insanın sadece hikâyesini anlatmak demek değil, aynı zamanda bu hikâyeyi o kişinin tek hikâyesi hâline getirmektir.” Bu noktada Abuzahra Müslümanlar ve özellikle Müslüman kadınlar hakkında anlatılan tek hikâyenin Avrupa toplumunun algısını nasıl şekillendirdiğine dikkat çekiyor ve bunu değiştirebilmek için Derrida’nin “Diğer Kap/Hatıralar-Cevaplar-Sorumluluklar” eserindeki önerilerden istifade edilebileceğini söylüyor. Derrida bu eserinde Müslümanlar ve Avrupa toplumunun geçmişteki etkileşiminin hatırlanmasının günümüz için yeni perspektifler kazandıracağını savunuyor. Günümüze cevap içinse açılım, çeşitliliği kabul ve müphemlik hoşgörüsünün zaruretinden bahsediyor. 

Abuzahra son olarak Mark Terkessidis’ten bir alıntı yapıyor ve geleceğin ortak proje olarak görülmesinin önemini vurguluyor. Çünkü gelecek bağ kurma ve sinerji oluşturma potansiyellerini içinde barındırıyor. Yazar, bu “gelecek projesi” için bir araya gelmenin, ortak bir zemin oluşturmanın ve eleştiriye, bilhassa da özeleştiriye açık olmanın gerekliliğini ifade ederek yazısına son veriyor.

Müslüman Bir Ailenin Sıra Dışı ve Alışılmadık Hayatı

Leyla Derman “Müslüman Bir Aileyle Bir Hafta: Sıra Dışı ve Alışılmadık” başlıklı yazısında kendi aile hayatının bir haftasının nasıl geçtiğinden bahsediyor. Derman mizah dolu üslubuyla kadının ezildiği ve erkeğin hegemonyasını kurduğu bir aile hayatı beklentisi içinde olanlara, aradıklarını bulamayacakları bir tablo çiziyor. Zira bu evde erkeğin yanı sıra kadın da çalışıyor, sabah erken uyanan çocukla kimin ilgileneceği hassas ölçeklere göre her sabah yeniden değerlendiriliyor, yemeği eve kim önce gelirse o hazırlıyor, biri çocukları yatırırken diğeri mutfağı topluyor… Müslüman bir aileden beklenmeyen(!) bu gibi detayların Müslümanlar için de ne kadar normal olduğunu gözler önüne seren Derman gün gün bir haftasını anlatırken birçok farklı konuya da temas ediyor. 

Yazar anlattığı bu aile hayatını sıra dışı ve alışılmadık bulan birileri varsa eğer, at gözlüklerini çıkarıp medyada gösterilmeyeni etraflarına bakarak görmelerini tavsiye ediyor ve sadece kendisinin değil, dışarıda gördüğümüz her kesimden başörtülü veya başörtüsüz, çalışan veya çalışmayan kadınların da o klişeleşmiş Müslüman kadın figürüyle alakası olmadığını belirtiyor. Derman ayrıca başörtülü bir kadın olarak Viyana’da yaşamanın zor taraflarından örneklerle bahsediyor ki, bu satırları okurken yazarın yorgunluğunu hissetmemek mümkün değil.

Daha Fazla Maneviyat, Daha Az Kavga

Kübra Gümüşay “Başörtü Kızı” isimli yazısında bir yıldır namaz kılmayan ve bunu arkadaşına itiraf ettikten sonra onun da yüreklendirmesiyle kalkıp namaz kılan genç bir kızın hissiyatını ve düşüncelerini oldukça lirik bir şekilde kaleme alıyor. “Ben kimim? Başımdaki örtünün anlamı neydi? Öz müydü yoksa bir kabuk muydu? O mu beni tanımlıyor, yoksa ben mi onu?” gibi sorularla güçlü bir içsel ve düşünsel yolculuk yaşatan Gümüşay, Müslümanlara yönelik bütün bu ön yargılarla boğuşmanın, mücadelenin, çevreye karşı sürekli hazır cevap olmaya çalışmanın; yavaşça, hatta neredeyse fark ettirmeksizin inancımızı ve maneviyatımızı zedelediğini itiraf ediyor. Bu mücadelenin bizi salt kimlik kavgasına sıkıştırdığını ve kimliğin de başörtüsünden ibaret kaldığını söyleyip daha fazla maneviyata ve daha az kavgaya davet ediyor.

“Yağmur Hepimizi Aynı Şekilde Islatıyor”

Soufeina Hamed, “Neden Ben Birçok Kişiyim ve Neden Hepimiz Bir Tekiz?” başlıklı yazısında, aldığı Kültürlerarası Psikoloji eğitiminin ışığında -ama oldukça anlaşılır bir üslupla- stereotip oluşumunu, ön yargıların fonksiyonunu ve grup psikolojisini ele alıyor. Hamed, stereotip oluşturma eğiliminin aslında hayatı kolaylaştırıcı bir fonksiyonu olduğundan bahsediyor. Hatta yazar bir itirafta bulunarak kendisinin de tecrübe ettiği birkaç olaydan hareketle, saçsız Alman erkeklere karşı bir ön yargı beslediğini ifade ediyor. Bu yargıların kişisel tecrübeyle edinilmiş olabileceği gibi, medya üzerinden propagandası yapılan belli dünya görüşleri sebebiyle, yanlış ön kabullerle de oluşabileceğini söylüyor. Bu durumda, ister tecrübe edilmiş olsun ister olmasın, yargılarımızı bilinçli bir şekilde tartmamız elzem hâle geliyor. 

Hamed, insanları sınıflara ayırmanın bir ön adımı olan gruplaşmanın sosyal kimlik oluşturmak için bir nevi kaçınılmaz olduğunu belirttikten sonra bu sosyal kimliğin tek boyutlu olarak algılanması hatasına dikkat çekiyor. Kendisinin Müslüman, Alman, Tunuslu, psikolog ve sanatçı kimlikleri olduğu gibi herkesin çok boyutlu kimliği olduğunu hatırlatıp, bunlardan birine odaklanmanın insanın diğer kimliklerini yok saymak olacağını vurguluyor. 

Hamed’in değindiği diğer bir önemli nokta ise “grup özellikleri”. Karşılaştığımız bir insan ne kadar görünür bir grup özelliğine/sembolüne sahipse (başörtüsü gibi), onu grubuyla birlikte değerlendirmemiz o kadar olası hâle geliyor. Diğer yandan o özelliği ve sembolü taşıyan kişiler bir o kadar “temsil” baskısı hissediyorlar. Başörtülü bir insan olarak kırmızıda karşıya geçmenin veya kötü bir gününde otobüste asık suratla durmanın bile ait olduğu grup hakkında olumsuz bir imaj oluşturduğu kaygısına dikkatleri çekiyor. Yazar, Müslümanlar olarak medya etkisiyle oluşmuş olumsuz imajımızı tamir etmek durumunda kaldığımızdan bahsederken, Müslüman camiaya bir hatırlatmada bulunuyor: İyi insan olmak tek başına yetmez; toplumda daha fazla aktif ve görünür olmak gerek. 

Hamed ayrıca “yeni yollar” denenmesinin önemini dile getiriyor ve kendine çizdiği yoldan bahsediyor: karikatür ve çizgi hikâye. Bu çalışmalarıyla İslami hayata uzak insanlara dinin günlük hayata etkisini aktarıyor. Mesela namazın, orucun bir Müslüman için gün içinde ne demek olduğunu anlaşılır kılıyor. Aynı zamanda ayrımcılık gibi nahoş konulara da mizahi bir dille temas edip bu konuda bir hassasiyet oluşturmak istiyor. Ortak noktalara temas etmek suretiyle gruplar arası empatiyi geliştirmeyi hedefliyor. En temel ortak nokta olarak insan olmayı seçip, yağmurun başörtülüyü de başörtüsüzü de aynı şekilde ıslattığını, tatlıların ister Noel kurabiyesi olsun ister ramazan tatlısı olsun herkese kilo aldırdığını çizgileriyle anlatıyor. Yazar son olarak bütün stereotipleri ve ön yargıları oluşturan düşünce sistemlerinin zihnimizde otomatik olarak kendiliğinden işlemesine rağmen, onları tanımanın, üzerinde düşünmenin ve sorgulamanın bizim elimizde olduğunu hatırlatıyor ve ön yargıların günlük hayatımızı, ilişkilerimizi ve dolayısıyla toplumumuzu şekillendirdiğini vurguluyor.    

İslamofobi Artarken Mağdurlara Gösterilen Destek Artıyor

Anja Hilscher, “Geleceğe Dönüş: Özgürleşmiş Eko-Punk Müslümanlar” isimli yazısında başörtüsünü ve Müslüman kadın imajını konu ediniyor. İslami giyim şeklinin bir tezahürü olan başörtüsünün neden bu kadar ön planda tutulduğunu ve neden bir sembol statüsünde görüldüğünü sorgulayan Hilscher, sembollerin neyi simgelediğini kimin belirlediğini merak ediyor. Eskiden Hristiyan ve Yahudilerin de başlarını örtmelerinden dolayı bunun Müslümanlığın bir sembolü olamayacağına dikkat çeken Hilscher, başörtüsü konusunda kendi tercihini izah ediyor. Dinin bir emri olduğu için başını örtmekle birlikte, İslami bir başörtüye benzemeyen bir örtüyle “bireyselliğini” koruduğunu söylüyor. 

Yazarın değindiği bir diğer konu ise özgürleşme ve toplumda kadına dayatılan roller. Kendisinin özgürleşmeden (Alm. “Emanzipation”) anladığı şeyin, kişinin ne istediğini bilmesi ve bunu gerçekleştirmesi olduğunu söyleyen Hilscher, kadının özgürleştiğinin iddia edildiği günümüz Avrupa toplumunda 19 yaşında evlenip bir sürü çocuk sahibi olmak isteyecek bir genç kızın karşılaşacağı sosyal baskıya, dolayısıyla kadına dayatılan modern rollere dikkat çekiyor. Hilscher oldukça mizahi bir dille kaleme aldığı yazısında bir yanda İslamofobinin gittikçe daha yoğun ve görünür hâle gelirken diğer yanda bundan ciddi anlamda rahatsız olan, özellikle de başörtülü kadınlarla dayanışma gösteren insanların da sayısının gittikçe arttığını dile getiriyor.

İslam ve Feminizm

Dudu Küçükgöl, “İslami Bir Feminizme İhtiyacımız Var Mı?” başlıklı yazısında Avrupa’da yaşayan Müslüman feministlerin argümanlarını ve isteklerini açıklıyor. Konuyu sistematik bir şekilde ele alan Küçükgöl, temelden bir giriş yaparak İslami kaynaklarda cinsiyet, Allah’ın cinsiyetsizliği, insanın yaradılışı, Allah karşısında insanların mutlak eşitliği, Kur’an’da kadın-erkek ilişkisi, İslam’ın ilk dönemlerindeki kadınların yaşayışı ve kendilik algıları konularını ele alıyor. Sonrasında günümüz Müslüman kadınlarının durumunu irdeleyen yazar, İslami feminizmin ne olduğunu ve amaçlarını açıklıyor. 

İslami feminizmin ne olduğunu Margot Badran’ın “İslam’da Feminizm” kitabını temel alarak anlatan Küçükgöl İslami feminizmin ilk önceliğinin erkek egemen yorumlarla pratik hayatta engellenen kadın-erkek eşitliğinin, temel kaynakların dişil bir bakış açısıyla irdelenmesi suretiyle yeniden sağlanması olduğunu söylüyor. Bunun için kadın âlimler çok eşlilik, kadına karşı şiddet gibi konulara Arapçanın ve şartların mümkün kıldığı, fakat erkek egemen bakış açısıyla tercih edilmemiş olan alternatif yorumlar getiriyorlar. Batılı okurun başörtüsünün Müslüman feministlerin gündeminde olmayışına şaşırabileceğini ifade eden yazar, Müslümanların büyük çoğunluğu için bu konunun tartışmaya açık olmadığını ifade ediyor ve başörtüyle alakalı tartışmalı konulara kendi perspektifinden açıklık getiriyor. Küçükgöl son olarak Müslüman feministlere farklı cephelerden yöneltilen eleştirilere cevap veriyor. 

“Sen de Kimsin?”

Haliemah Mocevic “Eşsiz Bir Şekilde Çeşitli” başlıklı yazısına başından geçen bir olayı aktararak başlıyor. Üniversitenin bir okulda düzenlediği mentörlük projesine süpervizör olarak katılan Mocevic müzik salonunda hazırlık yaparken içeri bir öğretmen girer ve Mocevic’i görür görmez kelimeleri uzata uzata akşam okulunun başka tarafta olduğunu söyler ve kapıyı işaret eder. Başındaki örtüyü görür görmez öğretmenin zihninde bir çekmece açılmıştır ve oradaki bilgilere göre karşısındaki kadının üniversite ekibinden olma ihtimali yoktur. Mocevic elindeki materyallerle aktif hâlde hazırlık yapıyor olmasına rağmen öğretmen, başörtüsünü geçip bunu göremez ve onun ancak tahsilini tamamlamak için akşam okuluna gelen bir kadın olabileceğini düşünür. Mocevic “Efendim?” tepkisini verice “Siz akşam okuluna gelmediniz mi? Burada ne işiniz var?” cevabını verir. Mocevic burada Mira Lobes’in “Ben Benim” kitabındaki başka hiçbir hayvana benzemeyen ve bu yüzden sürekli “Sen de kimsin?” sorusuna dışlayıcı bir şekilde muhatap olan karaktere atıfta bulunuyor. Hikâyedeki negatif akış, küçük hayvanın kendi eşsizliğini fark etmesi ve bunun diğer hayvanlar tarafından tanınmasıyla pozitif bir yöne evriliyor ve bütün hayvanlar sevinçle “Sen, sensin!” diyor. Mocevic, tıpkı bu hikâyedeki gibi insanları tek bir özelliği ile görmeyip, o kişiyi kendi yapan diğer bütün özellikleri ile birlikte görebilmenin ve ortak noktalar bulabilmenin öneminden bahsediyor. 

Çeşitliliğin hâkim olduğu toplumlarda belli özelliklerden yola çıkarak kimse hakkında genel geçer yargılarda bulunulamayacağı; herkesin kendi geçmişi, değerleri, dünya görüşü ile eşsiz olduğu ve bu eşsizliğin tümüyle kabul edilmesi gerektiği Mocevic’in vurguladığı en temel hususlar. Ancak bu şekilde dayanışma içinde bir “biz” inşa edilebileceğini belirten Mocevic, bütün kadınları birbirlerini dışlamak ve yargılamak yerine birbirlerine destek olmaya davet ediyor. 

“Ne Kadar İyi Almanca Konuşuyorsunuz!”

Maisa Pargan “Konuşmanın Sanatı” isimli yazısında dilin güç olarak kullanılmasına ve sözel ayrımcılığa dikkat çekiyor. Cümlelere yansıyan bu ırkçılığın en görünür olduğu yer olarak yazılı ve görsel medyayı gösteren Pargan, sokağa yansıyan ayrımcılık jargonuna da dikkatleri çekiyor. “Bu insanlar kılıklarıyla sokak görüntümüze uymuyor!” ya da “Bosnalı ama yine de iyi ve güvenilir biri.” gibi söylemlerin sözel ırkçılığa girdiğini belirtiyor ve insanları bu şekilde yargılama hakkını kimin kime verdiğini sorguluyor. Pargan’ın -birçok göçmen kökenli insan gibi- duymaktan en hoşnut olmadığı cümle ise “Ne kadar da iyi Almanca konuşuyorsunuz!” cümlesi. Pargan ne kadar iyi niyetle söylenirse söylensin, bu cümleyi kuran kişilerde belli ön yargıların hâkim olduğunu belirtiyor ve gayet masumane bir iltifat olarak görünen bu cümledeki ayrımcılığa dikkatleri çekiyor. Son olarak insanların mükemmel olmadığını ama konuşarak farklı algılanan noktalar hakkında bir uzlaşmaya varılabileceğini, bu yüzden şahsi iletişimin çok önemli olduğunu vurguluyor.

“Burada Kalır Mıydın?” 

Nadia Shehadeh sohbet havasında yazdığı “Büyükbabanızın Adı Nedir?” başlıklı yazısında, bizi doğup büyüdüğü ve hâlen akrabalarının bulunduğu Batı Şeria ve Amman’a götürüyor. Frankfurt Havaalanı’nda başlayan yolculuğun ilk durağı Amman. Shehadeh uçağın inişiyle birlikte iki vatanlı olmanın getirdiği evrensellik duygusuyla Amman’ı kendi semtinin bir devamı olarak algıladığını dile getiriyor: Âdeta Bielefeld’in bir adım ötesi. Batı Şeria’daki köyüne varışını da benzer ifadelerle anlatıyor Shehadeh. “Yuva değil ama yuvamın bir eklentisi.” ifadeleriyle sınırlar ötesi ve kültürler arası yuvasına dikkatleri çekiyor. İki dünya arasında parçalanmışlık hissi, anavatana kavuşma edebiyatı yok satırlarda. Sonrasında, Almanya’daki Türklerin de yakından aşina olduğu misafirlik maratonlarını, Amman’dan Batı Şeria’ya sınırdan geçişini ve bu esnada sürekli muhatap olduğu “Büyükbabanızın adı nedir?” sorusunu, büyükannesinin herkesi bir araya toplayan büyük evini ve daha birçok ilginç ayrıntıyı okuyoruz. 

Globalleşen dünyada hayatların birbirine ne kadar çok benzediğini görüyoruz satırlarında: ellerinden telefon düşmeyen gençler, gençlere bakıp “Bu gidiş nereye?” diye iç geçiren yaş almışlar, Pizza Hut muhabbetleri, YouTube listeleri vs. İsrail ile problemlerin El-Cezire ya da Facebook’ta konuşulduğu kadar günlük hayatın içinde olmadığını, olanlara karşı insanların artık bir kanıksama geliştirdiğini ve bununla birlikte Filistinli akrabalarının Almanya’daki ırkçılıktan dolayı daha çok Shehadeh için endişe ettiğini okuyoruz devamında. Shehadeh Amman ve Batı Şeria’daki yaşamın akışını ve duygusunu hissettirdiği yazısını noktalarken, her haliyle kabul gördüğü bu seyahatten Almanya’ya, başörtü tartışmalarının tam ortasına dönmenin kendisini ürküttüğünü söylüyor ve kuzeninin “Burada kalır mıydın?” sorusuna içten bir şekilde “İnşallah” diyor.

Yaman Çelişki: “Başörtünü Çıkar Ki Özgür Olasın”

Betül Ulusoy “Gurur ve Ön Yargı – MuslimaPride” isimli yazısında Müslüman kadınlara karşı olan ön yargılardan, bunun en uç noktası olan Stockholm sendromu iddialarından, çarpıtılan feminizmden, organize ettiği ve ses getiren MuslimaPride protestosundan bahsediyor. Ulusoy ilk olarak lise yıllarındaki bir olaydan bahsederek yazısına başlıyor. Okulda organize ettiği başarılı bir panel sonrası okul müdiresi yanına gelip kendisini tebrik eder ancak “Lanet olası başörtün hakkında konuşmamız gerek.” diyerek sözlerini noktalar. Birkaç gün sonra iki öğretmenin daha katılımıyla müdirenin odası Ulusoy için âdeta bir ikna odasına dönüşür. Saatler süren konuşmada ilk önce başörtüsünün onun için nelere mal olacağından, hayatı boyunca nelerden mahrum kalacağından bahsedilir. Ulusoy bütün tezleri çürütünce bu sefer farklı bir koldan atağa geçilir. Başörtüsünü kendi iradesiyle takmadığı iddia edilir. Ulusoy buna da itiraz edip tam aksi ailesinin bazı endişelerden dolayı kendisinin başını örtmesinden yana olmadığını ifade edince, müdire alaycı bir gülüşle, ailesinin onu yetiştirirken uyguladığı manipülasyondan dolayı Ulusoy’un başörtüsünü özgür iradesiyle değil, farkında olmadan babasının isteğini yerine getirmek için tercih ettiğini ifade eder. Bu iddiayı Ulusoy hayatı boyunca başka kimselerden de duyacaktır. 

Yazının bundan sonraki kısmında Ulusoy, Femen isimli grubun Berlin’de bir cami önünde gerçekleştirdiği protestoyu fırsat bilerek benzer konseptte organize ettiği protestonun oluşumunu, akışını, eleştirileri, yansımalarını ve bu esnada şekillenen MulimaPride platformunu anlatıyor. Bunları anlatırken önemli noktalara temas eden Ulusoy’un ilk itirazı Femen gibi kadınlar için özgürlük istediğini söyleyip başörtüsüne ve İslam’a karşı olan, güçlü Müslüman kadınları Stockholm sendromuna tutulmakla itham eden, feministliği çarpıtan gruplara. Ulusoy özgürlük için yola çıkıp kime ne giyeceğini dikte ederek kendi özgürlük anlayışını başkalarına dayatmadaki çelişkiye dikkat çekiyor. Müslüman kadınların tek tip olmadığını, farklı görüşlerin ve farklı hayatların olduğunu hatırlatıyor. Ulusoy aynı zamanda Almanya’da “ezilen ve baskı gören Müslüman kadın” diye bir mefhum olmadığını; ırktan, dinden ve başörtüsünden bağımsız olarak “kadın”ın olduğunu, bu kadınların benzer yaşantıları ve problemleri olduğunu söylüyor. Ulusoy yazısına son verirken, feminizmin kendi gibi olmayan kadınları kurban göstermek olmadığını ve herkese -tercihleri hoşumuza gitmese de- hak ettiği özgürlüğün verilmesi gerektiğini belirtiyor.

Anatomi Serisi

İslamofobi, İslam Düşmanlığı ve İslam Karşıtı Irkçılık Nedir?

18 Ocak 2020

Kitabın sonunda yazarların kısa biyografileri yer alıyor. Hepsi üniversite eğitimi almış olan yazarların çalıştıkları işlere ve meşgalelerine baktığımızda Müslüman kadınlar arasında ne kadar büyük bir zenginliğin ve çeşitliliğin var olduğunu görüyoruz. Felsefeci, işletme mezunu, gazeteci, aktivist, psikolog, sanatçı, öğretmen, kültürel danışman, tercüman, şirket danışmanı, eğitimci, sosyolog ve hukukçu olan yazarların çoğu işinin yanı sıra sosyal projelerde gönüllü olarak çalışıyorlar.

“Mehr Kopf als Tuch” kitabı Müslüman kadınlar tarafından Alman dilinde yazılan değerli bir eser. İnternette yapacağımız kısa bir araştırma, bizi kitap piyasasında da kendi yazdıklarımız karşısında hakkımızda yazılanların ezici bir çoğunlukta olduğu sonucuna ulaştıracaktır. Bu sebeple bahsettiğimiz kitap, içinde 11 farklı Müslüman kadının da sesini barındırarak önemli bir boşluğu dolduruyor. Başörtüsünü ve Müslüman kadını konu edinen tartışmalar ve sürekli savunma pozisyonunda olmak Müslüman kadınların artık duymaya ve görmeye tahammül edemediği şeyler. Müslüman kadın bütün bu tartışmaların uzağında, birilerinden kurtarılmayı beklemeden kendi hayatını yaşıyor ve rahat bırakılmak istiyor. İster bu kitabın yazarları gibi yüksek eğitimli olsun, ister işçi, ister ev hanımı; hepsi kendi gerçekliğini yaşıyor.

Perspektif’te yayınlanan içeriklerden anında haberdar olmak için ücretsiz e-bültenimize abone olabilirsiniz
ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar |