Norveç’in Filistin Sınavı: Barış Diplomasisi Yaptırım Siyasetine Dönüşecek mi?
Gazze’deki soykırım ve İsrail’in Batı Şeria’daki işgali derinleştiren yerleşim politikası uluslararası hukuku aşındırırken Norveç, hukuka aykırı İsrail yerleşimleriyle ticareti yasaklamaya hazırlanıyor. İthalat, ihracat ve yerleşim faaliyetleriyle bağlantılı ekonomik ilişkileri hedef alan teklif, Norveç’in barış diplomasisi mirasını yaptırım siyasetine dönüştürüp dönüştüremeyeceği sorusunu gündeme taşıyor.
Filistin-İsrail meselesinin modern siyasi kırılma noktası çoğu zaman 1947’deki Birleşmiş Milletler taksim planı ve 1948 Arap-İsrail Savaşı’yla başlatılır. Ancak bölgedeki gerilim, İngiliz manda yönetimi döneminden itibaren giderek derinleşmiş; toprak, egemenlik, nüfus mühendisliği ve güvenlik başlıkları etrafında süreklilik kazanan bir çatışma alanına dönüşmüştür. Bu uzun tarih içinde İsrail şiddetinin dönemsel olarak arttığı veya azaldığı, diplomatik süreçlerin ise zaman zaman yeni bir umut ürettiği görülmüştü. 1991’de başlayan Madrid Konferansı ve ardından gelişen Oslo Anlaşmaları bu umutların en görünür örnekleri arasındaydı.
Madrid Konferansı, Soğuk Savaş sonrası dönemde İsrail ile Arap ülkeleri ve Filistin temsilcilerini aynı diplomatik zeminde buluşturmayı amaçlamıştı. 1993’te imzalanan Oslo Anlaşmaları ise İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü arasında karşılıklı tanıma, sınırlı Filistin özerkliği ve nihai statü müzakereleri için bir çerçeve oluşturmuştu. Fakat bugün gelinen noktada, o sürecin vadettiği iki devletli çözüm ihtimali giderek daha fazla aşınmış durumda. Özellikle İsrail’in Gazze’deki eylemleri ve Batı Şeria’daki yerleşim politikası, geri dönülmesi zor yeni bir eşiğe işaret ediyor.
Gazze’den Batı Şeria’ya Uzanan Hukuksuzluk
İsrail’in son üç yıldır Gazze’de sürdürdüğü soykırım, yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de hafızasında derin bir iz bırakacaktır. İsrail hükûmetinde ve kamuoyunun geniş kesimlerinde bu tabloya karşı güçlü, belirleyici ve sonuç doğurucu bir itirazın ortaya çıkmaması, vahşetin daha da kalıcı hâle geleceği endişesini artırıyor.
Bugün Gazze halkı hayatta kalmaya çalışsa da bölge; yerleşim alanları, hastaneleri, okulları, yolları, su ve elektrik altyapısıyla büyük ölçüde harabeye dönmüş durumda. Ancak İsrail hükûmetinin politikası Gazze ile sınırlı kalmıyor. Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de farklı araçlarla, fakat aynı siyasal hedefe hizmet eden bir baskı mekanizması işlemeye devam ediyor.
Burada Gazze’den farklı bir şiddet biçimiyle karşı karşıyayız. Batı Şeria’da çoğu zaman savaş uçakları ve tanklar değil; yerleşimci gruplar, baskınlar, mülkiyet gaspları, askeri koruma altında ilerleyen fiilî işgal pratikleri ve Filistinlilerin günlük hayatını daraltan güvenlik uygulamaları öne çıkıyor. Filistinlilerin arazilerine, evlerine, zeytinliklerine, araçlarına ve köylerine yönelik saldırılar yalnızca münferit suçlar olarak değil, yerleşim politikasını ayakta tutan daha geniş bir düzenin parçası olarak görülmeli.
Uluslararası Adalet Divanı’nın 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşü de bu çerçevede önemli bir dönüm noktasıydı. Divan, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki varlığının ve yerleşim rejiminin uluslararası hukukla bağdaşmadığını ortaya koydu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daha önceki kararlarında da İsrail yerleşimlerinin hukuki geçerliliği olmadığı ve iki devletli çözümü zayıflattığı vurgulanmıştı. Dolayısıyla bugün tartışılan mesele, yalnızca ahlaki bir tutum değil; aynı zamanda uluslararası hukukun gereği olarak devletlerin ne yapıp ne yapmayacağı sorusudur.
Yeniden Aşınan ve Meşruiyet Krizindeki “Kurallara Dayalı Düzen”
Tüm bunlar yaşanırken dünya daha büyük bir kırılmadan geçiyor. 1945 sonrasında inşa edilen ve kendisini “kurallara dayalı uluslararası düzen” olarak tanımlayan sistem ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya. Elbette haksız işgaller, askerî müdahaleler ve uluslararası hukukun ihlali 1945 sonrasında da yaşandı. Afganistan, Irak ve Bosna gibi örnekler, bu düzenin hiçbir zaman kusursuz işlemediğini gösteriyor.
Ancak bugünün farkı, ihlallerin meşrulaştırılma ihtiyacının dahi giderek ortadan kalkmasıdır. Irak işgali öncesinde ABD yönetimi, iddiaları zayıf ve sonradan temelsiz olduğu anlaşılan gerekçelerle de olsa, saldırıyı uluslararası kamuoyu önünde meşrulaştırmaya çalışmıştı. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın 2003’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu savunmak için yaptığı sunum, bütün sorunlarına rağmen kural temelli düzenin hâlâ bir meşruiyet dili gerektirdiğini gösteriyordu.
Bugün ise benzer bir zahmete çoğu zaman gerek bile duyulmuyor. Çocukların ve bebeklerin öldürülmesini meşrulaştırmaya çalışan, onları geleceğin “tehdidi” olarak kodlayan ifadeler, yalnızca ahlaki bir çöküşü değil, aynı zamanda uluslararası sistemin normatif zeminindeki aşınmayı da gösteriyor. İsrail’in Gazze’de ve Batı Şeria’da yürüttüğü politika, bu düzenin altına döşenen en ağır dinamitlerden biri hâline gelmiş durumda.
Buna rağmen bazı ülkeler, uluslararası hukukun ve iki devletli çözüm perspektifinin tamamen tasfiye edilmemesi gerektiğini savunmaya devam ediyor. Bu tutumun arkasında kimi zaman samimi bir insan hakları hassasiyeti, kimi zaman ise Batı düzeninin kendi meşruiyetini koruma refleksi bulunuyor. İspanya, İrlanda, Slovenya ve Norveç gibi ülkelerin Filistin konusunda attığı adımlar, bu arayışın Avrupa içindeki en görünür örnekleri arasında yer alıyor.
Barış İmajıyla Anılan Norveç ve İç Siyasetten Gelen Baskı
Norveç bu tabloda özel bir yere sahip. Ülke, uzun yıllardır Batı dünyasında barış diplomasisinin merkezlerinden biri olarak konumlandırıldı. Nobel Barış Ödülü’nün Oslo’da verilmesi, İsrail-Filistin meselesinde Oslo sürecinin Norveç aracılığıyla yürütülmesi ve Norveç’in arabuluculuk diplomasisindeki rolü, bu imajın oluşmasında belirleyici oldu. Bu nedenle Norveç’in Filistin meselesindeki her adımı, yalnızca dış politika tercihi olarak değil, aynı zamanda kendi barış anlatısının sınanması olarak da okunmalıdır.
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının başladığı dönemden itibaren Norveç, imkân bulduğu ölçüde soykırım karşısında konumlanmaya çalışan ve İsrail politikalarına mesafe koymaya çalışan ülkelerden biri oldu. Bunun yalnızca siyasi partilerin dış politika öncelikleriyle açıklanması eksik kalır. Norveç’te kamuoyunun, sivil toplumun ve özellikle sol seçmen tabanının Filistin konusunda hükümetler üzerinde ciddi bir baskı oluşturduğu görülüyor.
8 Eylül 2025’te yapılan genel seçimlerde bu baskı daha açık biçimde ortaya çıktı. Seçim kampanyasında İsrail ile ilişkilerin askıya alınması, yine 2025 içerisinde Norveç Varlık Fonu’nun İsrail bağlantılı şirketlerden çekilmesi ve işgal altındaki topraklarda faaliyet gösteren şirketlere yönelik ekonomik yaptırım talepleri önemli başlıklar arasındaydı. Özellikle Kızıl Parti ve Sosyalist Sol Parti gibi görece küçük ancak sol blok içinde hükûmet denkleminde önem taşıyan partiler, Filistin meselesini gündemde tutarak ekonomik yaptırımları savundu.
İşçi Partisi ise bu konuda daha temkinli bir çizgi izledi. Filistin’e yönelik duyarlılığı tamamen reddetmedi; ancak kapsamlı ekonomik kopuş anlamına gelecek vaatlerden kaçındı. Seçim sonrasında sol blok içindeki küçük partilerin bazı taleplerinde esnemeye gitmesiyle söylem kısmen yumuşasa da hükümetin bütünüyle hareketsiz kalması mümkün değildi.
Bu süreçte Norveç Varlık Fonu da tartışmaların merkezine yerleşti. Dünyanın en büyük egemen varlık fonlarından biri olan fonun İsrail bağlantılı şirketlerdeki yatırımları, Norveç’in “etik yatırım” iddiasıyla ne kadar tutarlı olduğu sorusunu gündeme getirdi. Bazı İsrailli şirketlerden çekilme kararları bu çerçevede alındı. Norveç hükûmeti ve fon yönetimi, bu adımları doğrudan siyasi bir boykot değil, etik yatırım ilkelerinin ve uluslararası hukuk risklerinin sonucu olarak sundu. Ancak kamuoyu açısından mesele daha genişti: Norveç, işgali sürdüren ekonomik yapılardan gerçekten ayrışacak mıydı?
İsrail İllegal Yerleşimlerine Dair Yasa Teklifinin Anlamı ve Sınırları
Norveç hükümetinin 19 Haziran 2026’da kamuoyuna açtığı yeni yasa teklifi, bu soruya verilen en somut cevaplardan biri niteliğinde. Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide tarafından duyurulan teklif, Norveç vatandaşlarının ve Norveç şirketlerinin, uluslararası hukuka aykırı İsrail yerleşimlerini ayakta tutan ekonomik faaliyetlerden kâr etmesini ya da bu faaliyetleri desteklemesini yasaklamayı amaçlıyor.
Teklif yalnızca yerleşimlerde üretilen malların ithalatını yasaklamakla sınırlı değil. Aynı zamanda Norveç’ten bu yerleşimlere mal ihracatını, yerleşimlerde gayrimenkul satın alınmasını, bu bölgelerde inşaat, yenileme, satın alma veya satışla ilgili hizmet verilmesini ve merkezi ya da üretimi yerleşimlerde bulunan şirketlerin devralınmasını da kapsıyor. Buna karşılık meşru Filistin ekonomik faaliyetlerinin ve insani yardımların korunacağı belirtiliyor. İhlallerin cezai sorumluluk doğurması da teklifin sembolik bir açıklamadan ziyade bağlayıcı bir düzenleme olarak tasarlandığını gösteriyor.
Bu yönüyle Norveç’in adımı, yerleşim meselesini yalnızca kınama düzeyinde ele almıyor; ekonomik ilişkinin kendisini hukuki sorumluluk alanına taşıyor. Bu önemlidir. Zira uluslararası hukukta işgalin ve yerleşimlerin yasa dışılığı defalarca vurgulanmış olsa da Batılı ülkelerin büyük kısmı bu tespiti pratik ticaret, yatırım ve finans politikalarına dönüştürmekte isteksiz davrandı. Norveç’in teklifinin asıl anlamı burada yatıyor: Hukuka aykırı kabul edilen bir yapıyla ekonomik ilişki kurmanın da siyasi ve cezai sonuçları olabileceğini göstermeye çalışıyor.
Bununla birlikte bu adımı sınırsız bir kopuş olarak görmek de doğru olmaz. Teklif, İsrail devletiyle bütün ticareti değil, Filistin topraklarındaki hukuka aykırı İsrail yerleşimlerini hedef alıyor. Yani Norveç, bir yandan iki devletli çözüm ve uluslararası hukuk vurgusunu güçlendirirken, diğer yandan İsrail’in 1967 öncesi sınırları içindeki ekonomik ilişkileri tümden kesen bir çizgiye geçmiyor. Bu da Norveç’in hem ahlaki pozisyon alma hem de Batı ittifakı içinde kalma dengesini gözettiğini gösteriyor.
Nitekim Norveç’in etik söylemiyle fiilî uygulamaları arasındaki mesafe yalnızca Filistin meselesinde değil, silah ihracatı politikasında da görülebiliyor. Norveç parlamentosu Storting’in 1959 tarihli ilke kararına göre ülke, kural olarak savaşın yaşandığı, savaş tehlikesinin bulunduğu veya iç savaşın sürdüğü bölgelere silah ve mühimmat satışına izin vermemelidir. Her ihracat işleminin ayrıca dış politika ve iç politika koşulları açısından değerlendirilmesi gerekir.
Filistin Hassasiyetini Gösteren Norveç Ne Kadar İleri Gidebilir?
Kâğıt üzerinde bu oldukça yüksek bir etik standarttır. Fakat uygulamada bu ilkenin her zaman mutlak biçimde işletildiğini söylemek güçtür. Norveçli savunma sanayi şirketlerinin yurt dışındaki ortaklıklar, iştirakler veya üretim tesisleri üzerinden dolaylı satış ilişkileri kurabildiği uzun süredir tartışılmaktadır. Ayrıca Ukrayna savaşı sonrasında, 1 Ocak 2024 itibarıyla özel bir politika değişikliğiyle Norveçli şirketlerin Ukrayna makamlarına doğrudan savunma ürünü satabilmesinin önü açıldı. Hükûmet bunu Rusya’nın saldırganlığı karşısında istisnai bir güvenlik politikası gereği olarak savundu; ancak bu örnek, Norveç’in etik ilkelerinin güvenlik ve ittifak politikalarıyla karşılaştığında esneyebildiğini de gösterdi.
Sonuçta Norveç’te gerçek bir Filistin hassasiyeti bulunduğu açıktır. Bu hassasiyet hem halkın önemli bir kesiminde hem de siyasi partilerin bir bölümünde karşılık buluyor. Fakat Norveç aynı zamanda Batı bloğunun önemli enerji üreticilerinden, NATO üyesi ve küresel finans sisteminde yüksek özgül ağırlığı olan bir ülke. Bu nedenle soru yalnızca Norveç’in ne söylediği değil, söylediğinin arkasında ne kadar durabileceğidir.