Gazze Şeridi

Tantura’dan NAZA Belgeseline: Filistinlilerin Tarihi Silinemedi, Tanıklıkları Susturulamadı

Tantura, 1948’de bir Filistin köyünde yaşananları tanıklıklar ve arşivler üzerinden yeniden gündeme taşımıştı. Naza ise Gazze’de hedeflerin nasıl seçildiğini ve sivil kayıpların nasıl hesaplandığını inceliyor. İki belgesel arasındaki dört yıl, yalnızca sinemada değil, İsrail’in Filistinlilere yönelik politikalarına verilen uluslararası tepkide de önemli bir değişime işaret ediyor.

Tantura’dan NAZA Belgeseline: Filistinlilerin Tarihi Silinemedi, Tanıklıkları Susturulamadı
NAZA belgeselinin yönetmenleri Yuval Abraham ve Rachel Szor, 83. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde filmin kazandığı Jüri Özel Ödülü’nü alırken. | Fotoğraf: Ondine Goat - Wikimedia Commons.

İsrail yapımı Naza adlı belgesel henüz geniş izleyici kitlesiyle buluşmadan uluslararası medya ve siyaset dünyasının gündemine girdi. Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan film, festivaldeki gösteriminin ardından 25 dakika boyunca ayakta alkışlandı. Film festivallerinde pek alışılmış olmayan bu uzun alkış, 80 dakikalık belgeselin yarattığı etkinin de ilk göstergelerinden biri oldu.

Filmin İbranice adı Naza, askerî terminolojide “tali hasar” olarak ifade edilen kavrama karşılık geliyor. Burada söz konusu olan, belirli bir askerî saldırı gerçekleştirilirken ölmesi veya yaralanması beklenen sivillerin sayısı. Belgesel, Gazze’deki bombardımanlarda hedeflerin hangi sistem üzerinden belirlendiğini inceliyor. Yapay zekânın hedef seçiminde nasıl kullanıldığına ve bir saldırının yol açacağı tahmini sivil kaybın önceden nasıl hesaplandığına odaklanıyor. Üç yıllık bir araştırmanın ürünü olan film, İsrail askerî yapısının içinden 24 kişinin tanıklığına dayanıyor. Aralarında askerler ve subaylar da bulunan bu kişilerin kimlikleri belgeselde gizli tutuluyor.

Fakat Naza’dan dört yıl önce yayımlanan ve benzer biçimde İsrail’in askerî geçmişini tanıklıklar üzerinden tartışmaya açan başka bir belgesel, Tantura adlı belgesel aynı ölçüde siyasi ve medyatik ilgi görmemişti.

Tantura’nın Kaybolan Hikâyesi

Tantura, 2022’nin başında Sundance Film Festivali’nde gösterildi. Film, Mayıs 1948’de Alexandroni Tugayı’nın kontrolüne geçen Tantura köyünde yaşanan katliama ve ardından köyün izlerinin ortadan kaldırılmasına odaklanıyordu.

Belgeselin çıkış noktasını Hayfa Üniversitesi araştırmacısı Teddy Katz’ın akademik çalışması oluşturdu. Katz, araştırması kapsamında 135 Filistinli ve İsrailli tanıkla toplam 140 saat süren görüşmeler yaptı. Ama çalışmasının ardından yoğun eleştirilerin hedefi hâline geldi ve akademik güvenilirliği sorgulandı.

Daha sonra İsrail Savunma Bakanlığının Nakba’ya ve askerî operasyonların Filistin köylerinin boşaltılmasındaki rolüne ilişkin bazı tarihî belgeleri arşivlerden sakladığı yönündeki haberler gündeme geldi. Bu belgelerin bir bölümüne daha önce erişilebilmiş olması, Tantura belgeselinin hazırlanmasını ve Katz’ın tezinin temelini oluşturan materyallerin yeniden incelenmesini teşvik etti.

Filmin yayımlanmasından sonra Haaretz kapsamlı bir araştırma yayımladı ve bölgede toplu mezarların aranması çağrısında bulundu. Bir yıl sonra Forensic Architecture da tanıklıklar, belgeler, tarihî hava fotoğrafları ve diğer kanıtlardan yararlanarak köyün dijital rekonstrüksiyonunu hazırladı. Çalışmada, 1948 sınırları içinde bugün toplu mezarların bulunabileceği düşünülen alanlar tespit edildi.

7 Ekim Sonrasında Değişen İklim: Belgeseli Çekenlerin Vatandaşlarının İptali İstendi

Naza’nın yarattığı tepki ise Tantura’nın karşılaştığından çok daha sert oldu. Film hem uluslararası alanda hem de İsrail içinde yoğun bir tartışmayı beraberinde getirdi. İki belgesele verilen tepkiler arasındaki fark, 7 Ekim 2023’ten sonra ortaya çıkan siyasi ve toplumsal değişimi de yansıtıyor.

İsrail Kültür Bakanı Miki Zohar, filmin yönetmenleri Yuval Abraham ve Rachel Szor’un vatandaşlıklarının iptal edilmesini istedi ve iki yönetmeni vatana ihanetle suçladı. İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir de gizli askerî bilgilerin film ekibine sızdırılmış olabileceği ihtimalinin araştırılması için savcılığa başvurdu.

Buna karşılık 1.500’den fazla sinemacı, entelektüel ve kamuoyunda tanınan isim, Abraham ve Szor’la dayanışma bildirisini imzaladı. Haaretz’de yayımlanan bir yazıda Gazze’nin gazetecilere açılması çağrısı yapılırken, başka bir yazı Gazze’de işlenen suçlardan söz eden İsraillilerin hedef alınmasına karşı uyarıda bulundu.

Her iki belgesel de farklı dönemleri ele alsa da ortak bir noktada buluşuyor: Filistinlilerin topraklarındaki varlığına ilişkin izlerin ortadan kaldırılması. Tantura, Filistin tarihinin toplumsal hafızadan ve tarihsel kayıtlardan nasıl silindiğini ortaya koyarken, Naza Filistinlilerin bugünkü varlığını azaltan mekanizmaların bazılarını gözler önüne seriyor.

Tanıklığı Bastırmak, Suçun İzlerini Silmek

İsrail hükûmetinin Naza’ya verdiği tepki de suçlara ilişkin kanıtların ve tanıklıkların görünürlüğünü sınırlama politikasını tartışmaya açıyor. Tantura’nın yönetmeni Alon Schwarz ile Naza’nın yönetmenleri Yuval Abraham ve Rachel Szor, sinema dünyasındaki konumları bakımından birbirine yakın isimler. Ama Abraham ve Szor, Naza sonrasında çok daha geniş bir uluslararası görünürlük elde etti.

Schwarz, Kanada’daki Hot Docs belgesel festivalinde gösterilen ve İsrail’deki Docaviv Belgesel Film Festivali’nde Seyirci Ödülü kazanan Aida’s Secrets filminin yönetmeniydi. Abraham ve Szor ise geçen yıl En İyi Belgesel Film dalında Oscar kazanan No Other Land’in (Başka Toprak Yok) dört yönetmeninden ikisiydi.

Bununla birlikte Naza etrafında yaşanan gelişmeler, Abraham ve Szor’u uluslararası medyada daha görünür hâle getirdi. 7 Ekim’in ardından İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü savaşın başlaması ve şiddetin Batı Şeria’da yerleşimcilerin saldırılarıyla birlikte genişlemesi, uluslararası raporlarda yeni bir kavramın giderek daha sık kullanılmasına yol açtı: “Filistinlilerin silinmesi.” Aynı dönemde Batı Şeria’daki yerleşimci uygulamalarına yönelik uluslararası yaptırımlar da yoğunlaştı. Bu süreç bugün, İsrail’in daha önce karşılaşmadığı ölçüde farklılaşmış bir uluslararası tepkiye doğru ilerliyor.

Uluslararası Raporlarda “Filistinlilerin Silinmesi”

2024’ten bu yana yayımlanan uluslararası raporlar, Filistinlilerin kendi topraklarındaki izlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik İsrail politikalarına giderek daha fazla odaklanıyor. Ekim 2024’ün başında Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan Sömürgeci Silme Olarak Soykırım başlıklı rapor, Gazze ile Kudüs dâhil Batı Şeria’da yaşananları uzun bir yerinden etme ve yerli nüfusun yerine başka bir nüfus yerleştirme tarihinin parçası olarak ele aldı.

Bu yılın şubat ayında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Gazze ve Batı Şeria’da etnik temizlik riskine ilişkin endişeleri gündeme getiren bir rapor yayımladı. Raporda Filistinlilere yönelik artan şiddet, mahallelerin sistematik biçimde tamamen yıkılması, zorla yerinden edilmeler ve demografik yapının değiştirilmesi öne çıkan başlıklar arasındaydı.

BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi OCHA’nın mayıs ayında yayımladığı bir başka rapor ise benzeri görülmemiş düzeylere ulaşan ölümlere ve kitlesel yerinden edilmelere dikkat çekti. Raporda ayrıca Kudüs dâhil olmak üzere Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilerin yaşamları ve toprakları üzerindeki İsrail kontrolünün giderek yoğunlaştığı vurgulandı. Haziran ayında Uluslararası Af Örgütü de (Amnesty International) Filistinli Olan Her Şeyi Silmek başlıklı bir rapor yayımladı. Çalışma, Batı Şeria’daki Filistinli Bedevi toplulukların ve hayvancılıkla geçinen grupların zorla yerinden edilmesine odaklanıyordu.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün ağustos ayında yayımladığı rapor ise yerleşimci şiddetinin Filistinlilerin yerinden edilmesindeki rolüne dikkat çekti. Rapora göre 2023’ün başından bu yana 117 Filistinli topluluk yerinden edildi. Çalışmada ayrıca İsrail devletinin silahlı yerleşimcilere sağladığı maddi, mali ve hukuki destek de ele alındı.

Aynı ay Haaretz’de yayımlanan bir araştırmada, İsrail ordusunun Gazze içinde faaliyet gösteren bazı silahlı milis gruplar kurduğu ve desteklediği öne sürüldü. Habere göre bu gruplar yerleşim bölgelerine baskın düzenliyor, ateş açıyor, evlere girip yağmalıyor, ardından bazı evleri ateşe veriyordu. Bu uygulamaların amacının Gazze halkını yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırmak olduğu belirtildi.

Naza’nın gösterildiği bu eylül ayında İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem de İsrail’in Batı Şeria’da Filistinlilerin Kolektif Yaşamını Sistematik Olarak Parçalaması başlıklı bir rapor yayımladı. Rapor, otuz yıl boyunca 2.000’den fazla Filistinliden toplanan tanıklıklara dayanıyor. B’Tselem’in tercih ettiği başlık ise Filistinlilerin kolektif yaşamının yalnızca bugünkü Batı Şeria’da değil, 1948 öncesinde ve sonrasında Filistin’de, Gazze’de ve 1948 sınırları içindeki bölgelerde nasıl sistematik biçimde parçalandığını da hatırlatıyor.

İsrail İçindeki Filistinliler de Şiddet Döngüsünde

İsrail sınırları içinde yaşayan Filistin toplumu ise farklı bir şiddet biçimiyle karşı karşıya. Ama bu şiddetin ortaya çıkardığı sonuç yine Filistinlilerin kolektif yaşamının parçalanması oluyor. Özellikle 2023’ten bu yana Filistinli toplumlarda suç ve şiddet nedeniyle yılda 200’den fazla kişi hayatını kaybediyor. Buna rağmen bu vakaların büyük bölümü çözülemiyor veya İsrail polisi tarafından etkili biçimde soruşturulmuyor. Yahudi toplumlarındaki suçların soruşturulma oranlarıyla karşılaştırıldığında belirgin bir farklılık ortaya çıkıyor.

Le Monde’un geçen ağustos ayında yayımladığı bir haber de bazı Filistinli ailelerin mahallelerindeki suç ve şiddet nedeniyle yaşadıkları bölgeleri terk etmek zorunda kaldığını ortaya koydu. İnsan hakları örgütlerinin raporları, uluslararası gazetecilik araştırmaları ve İsrail basınında yayımlanan soruşturmalar, İsrail’in Filistinlilere yönelik uygulamalarını giderek daha açık bir dille ele alıyor. Aynı zamanda bu uygulamalar, yaklaşık seksen yıl önce yaşananlara benzer biçimde Batı Şeria ve Gazze’deki Filistin varlığının ortadan kaldırılması hedefiyle daha sık ilişkilendiriliyor.

Yaptırımlar Yerleşimcilerden Yerleşimlere Doğru Genişliyor

İsrail’in Filistinlilere yönelik politikalarına verilen uluslararası tepkinin niteliği de son iki yılda değişmeye başladı. Netanyahu hükûmeti 2024’te ABD, İngiltere, Kanada ve Avrupa Birliği tarafından alınan bir dizi yaptırım kararıyla karşı karşıya kaldı. Bu yaptırımlar, Filistinlilere yönelik şiddet, zorla yerinden etme ve mülklere el koyma eylemleriyle suçlanan yerleşimcilerin yanı sıra onları destekleyen kurum ve kuruluşları hedef alıyordu.

Donald Trump göreve geldikten sonra ABD’nin bu yaptırımlarını geri çekti. Buna rağmen benzer tedbirler diğer Batılı ülkeler arasında genişlemeye devam etti. Bu yıl Avrupa ülkeleri ve diğer bazı Batılı devletler tutumlarını giderek daha fazla ortak açıklamalar üzerinden dile getirmeye başladı. İngiltere, Avustralya, Kanada, Fransa, Norveç ve Yeni Zelanda dışişleri bakanları 9 Haziran 2026’da ortak bir resmî açıklama yayımladı. Açıklamada, Filistinli sivillere yönelik şiddetten sorumlu tutulan aşırılıkçı yerleşimcilere karşı yaptırımlar ve başka tedbirler de dâhil olmak üzere koordineli adımlar atıldığı belirtildi.

Metinde yerleşimcilerin “Filistinlileri yerlerinden etmek için şiddet kullandığı”, “yerleşimlerin genişlemesi ve yeni ileri karakolların kurulmasının İsrail Hükûmetinin desteği ve kolaylaştırmasıyla devam ettiği” ve “bazı durumlarda yerleşimci şiddetinin İsrail güvenlik güçlerinin koruması altında gerçekleştiği” ifade edildi.

Belki de son dönemdeki en önemli değişim, yaptırımların yalnızca tek tek yerleşimcileri ve onları destekleyen gayriresmî kuruluşları hedef almaktan çıkarak doğrudan yerleşim sistemine yönelmeye başlaması. İngiltere bu kapsamda yerleşim ileri karakollarını finanse eden ağları hedef aldı.

Bu ay İngiltere, Fransa, Kanada, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, İrlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya ve İsveç olmak üzere 12 Batılı ülke ortak bir açıklama daha yayımladı. Açıklamada Batı Şeria’daki durum, “benzeri görülmemiş düzeyde yerleşimci şiddeti ve yerleşimlerin genişlemesi ortamında hızla kötüleşen” bir tablo olarak tanımlandı.

Ülkeler, yaşanan gelişmeleri E1 yerleşim projesiyle de ilişkilendirdi. İngiltere, Fransa ve Kanada ayrıca yerleşimlerde üretilen ürünlere yönelik ticari kısıtlamalara doğru adımlar attıklarını açıkladı. İrlanda, İspanya, Hollanda, Norveç ve Belçika ise daha önce benzer önlemler almıştı.

Hafızayı Silmek Gerçeği Değiştiriyor mu?

İsrail gerçeği değiştiremedi. Filistin hiçbir zaman Filistinlilerin bulunmadığı bir toprak olmadı. Hafızayı silmek veya tarihî belgeleri saklamak için gösterilen çabalar ne kadar geniş kapsamlı olursa olsun Nakba’nın tarihi ortadan kaybolmayacak. Filistin halkı varlığını sürdürdüğü sürece soykırıma ve uluslararası hukuk ile normların ihlaline ilişkin kanıtların da bütünüyle gizlenmesi mümkün olmayacak.

Bugün sorulması gereken asıl soru ise uluslararası toplumdan yükselen bu tepkilerin İsrail’i, tarih boyunca devam eden ve kuşaklar boyunca bütün bir halkı etkileyen politika, eylem ve suçlardan caydırmaya yetip yetmeyeceği. Bugün Filistinlilerin yükselen feryadı, insanlığın vicdanında giderek daha belirgin bir iz bırakıyor.

NOT: Bu tercüme, Creative Commons Attribution 4.0 International (CC BY 4.0) lisansı ile yayımlanmıştır. Metnin Middle East Monitor tarafından yayımlanan İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

Dr. Sania Faisal el-Husseini

Dr. Sania Faisal el-Husseini, Filistin’deki Arab American University’de Uluslararası İlişkiler profesörü; siyaset, diplomasi ve çatışma çalışmaları alanlarında çok sayıda akademik ve politik makale yayımlamış bir araştırmacı ve yazardır. Filistin Ulusal Otoritesi’nde yirmi yılı aşkın süre bilgi ve diplomasi alanlarında görev yapan El-Husseini, Birzeit ve Al-Quds üniversitelerinde ders vermiş; Oxford Centre for Islamic Studies ile Georgetown Üniversitesinde misafir akademisyen olarak bulunmuştur.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler