'Engellerin Ötesinde'

“Tekerlekli Sandalye Vücudumun Bir Parçası”

Perspektif, Avrupa toplumlarında sıkça görünür olmayan Müslüman engellilere platform açtığı “Engellerin Ötesinde” serisinde kendisi engelli olan ya da engelli yakını olan bireylerle görüşüyor. Tahsin Melan, Frankfurt’ta yaşayan bir öğretmen. 2014 yılında bel fıtığından yanlış bir ameliyat sonucu ayaklarını kullanamamaya başlayan Tahsin Bey ile tüm zorluklara sabır ve şükürle nasıl kafa tuttuğu hakkında konuştuk.

Öncelikle kendinizi tanıtır mısın?

Çankırı 1954 doğumluyum. 1986-89 yılları arasında Ankara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştım. 1989’da Almanya’ya geldim. Önce Frankfurt Goethe Üniversitesinde öğretim üyesi olarak, daha sonra yine Frankfurt’ta liselerde Türkçe öğretmeni olarak; emekli olduğum 2020 yılına kadar görev yaptım. Bu dönem zarfında aynı zamanda Almanlara Türkçe öğretmeye, ders vermeye devam ettim.

Oturarak çalışabildiğim sürece yazarım ve okurum. Araştırırım. Araştırdıkça da ne denli fikir yoksunu ve cahil olduğumu görürüm. Bundan duyduğum utançla daha fazla çalışmaya gayret ederim. İlmin sonu yoktur, bilirim. Bilmeme rağmen Allah’ın emri üzre okumak, bir şeyler üretmek, arkada bir iz bırakmak sevdasıyla kendimi mesleğim doğrultusunda çalışmalara veririm. Kendimce var olan bilgilerimi paylaşmanın Allah’ın bana lütfettiği aklımın ve bilgi dağarcığımın zekâtı oluşuyla avunurum. Branşım ve genel kültür konularında yazdığım yazılar bir gazetede köşe yazısı olarak yayınlanıyor. Aynı zamanda blog yazıyorum. Biri şiir, biri destan, biri masal ve ikisi de tiyatro eseri olmak üzere basılı 5 kitabım var.

“Engellilik” kelimesini nasıl tanımlarsınız? Bu sizin kullanmayı tercih ettiğiniz bir kavram mı?

“Engellilik” kişiye göre değişebilen bir kavram. Herkesin kendine göre mutlaka bir engellilik durumu var. Bu korkudan, uyumsuzluktan, yoksulluktan hatta zenginlikten de kaynaklanabilir. Bu dürtüler kişiyi günlük hayatında etkileyen engelleri oluşturabilir. Önemli olan, bu engelin ne olduğunu, nereden kaynaklandığını anladıktan sonra kişinin kendine göre çözüm arayışları içine girmesidir.

Toplumumuzda “engelli” denildiğinde sadece kişinin fiziksel veya zihinsel yönden bir eksikliğinin olduğu anlaşılıyor. Yani ya vücut organlarının birinde bir sakatlık durumu söz konusudur ya da psikolojik nedenlerden dolayı hastadır. Bu durum ise “engel” değil, bedensel veya zihinsel bir “özürdür”. Özürlü bir insan kendine olan güven, çaba ve azimle karşılaştığı engelleri belirli bir oranda da olsa aşabilir. Dolayısıyla yapabildiği oranda onu engelleyen bir durum söz konusu olmayacaktır. Dolayısıyla “özürlü” olabilir ama engelleri aşabildiği için “engelli” değildir.

“Bel Fıtığı Ameliyatının Yanlış Yapılması Sonucu Tekerlekli Sandalyeye Bağlı Kaldım”

Sizin sahip olduğunuz engel sizin için günlük hayatta ne anlama geliyor?

2014 yılında bir hafta içinde bel fıtığı nedeniyle art arda yapılan üç ameliyatın da yanlış yapılması sonucu tekerlekli sandalyeye bağlı kaldım. Üçüncü ameliyatta yapılan hatadan dolayı “4 defa daha ameliyat yapmamız gerekir.” demelerine rağmen daha fazla sorun yaşamamak için kabul etmedim. Bu hâlimle 2020 yılına kadar görevime devam ettim. Uzun yıllar normal bir yaşam sürdükten sonra tekerlekli sandalye ile içli dışlı olmayı kabullenebilmem zor bir durumdu. Hayatın her şeye rağmen devam ettiğini ve edeceğini bilmek bana güç ve azim verdi.

Kısa sürede kendimle barışıp bu durumun Allah tarafından bana lütfedilen bir armağan olduğunu düşünmeye başladım. Bu da kendimle barışmam açısından çok anlamlıydı. Belki de bu duruma düşmekle çok daha beter bir başka olaydan kurtulmuş olabileceğim inancıyla avundum. Beşerin sahibi, veren de alan da belliyken isyankâr olmanın bir anlamı olmazdı. Biz, bize emanet edilenin kıymetini bilmek ve şartlarımız doğrultusunda onu korumak ve vuslata erdiğimizde emaneti teslim etmekle yükümlü değil miyiz?

Kimsenin bilmediği ya da insanları şaşırtan bir tarafınız var mı?

Allah’ın yarattığı her canlı kendince bir mucize. Kaldı ki biz aciz kullar ahsen-i takvim üzere yaratılmışız. Bu bile bizim kıymetini bilmemiz gereken olağan üstü gücümüzün varlığını izah etmeye yetip artar.

Kendi adıma üstüme düşen yükümlülüklerin altında ezilmemek için elimden geldiğince bana lütfedilen yeteneklerimi değerlendirmekten, sergilemekten son derece gururluyum. Bu özelliklerimden dolayı da çevremde bana “Senin işin bitmez. En az 10 kişinin uğraşı sanki senin sırtında. Nasıl bunca işin altından kalkabiliyorsun?” derler.

Yakın çevremdekilerin ve de onların çevresindekilerin ihtiyaç duyduklarında her türlü tamir, bakım gibi durumlarda yanlarında olurum. Bozuk bir eşyayı tamir etmek ve yeniden kullanıma kazandırmak en büyük zevklerimden biridir. Zevk olmanın yanı sıra israfı önlemiş olmanın verdiği duygu da ayrı bir mutluluk kaynağı oluyor. Kendi arabamı tamir ederim. Evin su, elektrik gibi her türlü tadilat ve onarım işlerini kendim yaparım. “Birileri icat ettiyse onun tamiri de mümkündür.” diyerek her türlü tamir işine girişir ve genelde başarılı olurum. Zihin yorgunluğunu hissettiğim anda müzikle uğraşır saz çalar, türkü söylerim. Bu benim için en güzel dinlenme yöntemidir. Fırsat buldukça da evimde düzenlediğim spor odamda spor yaparak bana emanet edilen vücudumu dinç tutmaya gayret ederim. Böylece aynı zamanda vücudumdaki sakatlıkların beni geri plana çekmesini de engellemiş oluyorum. 

“Kişinin En Büyük Güç Kaynağı Onuru ve Kimliğidir”

Şimdiye dek kendinizi en güçlü ve en zayıf hissettiğiniz yerler nereler? Buraları nasıl dönüştürmek isterdiniz?

Kişinin en büyük güç kaynağı onuru ve kimliğidir. Bunlardan yoksunsak hâliyle kendimizi sürekli zayıf ve yetersiz hissederiz. Oysa onuruna ve kişiliğine güvenen bir kimse hiçbir zaman kendini zayıf hissetmez. Hele ki haklı ve dürüst olduğu sürece daha da güçlü olacağı kesindir. İman, inanç ve inanmak her şeyin başında gelir.

Engellilik konusunda “tabu” kavramlarınız hangileri?

Benim açımdan sadece bir konu huzursuzluk doğuruyor. O da tekerlekli sandalyemi birisinin yardım amacıyla, iyi niyetle iteklemeye çalışması. Bu durum, beni acziyete sürükleyen bir durum içerisine soktuğu için kesinlikle yapılmasını istemiyorum. Tekerlekli sandalyem benim vücudumun bir parçası mahiyetinde olduğu için en az bana duyulan saygı kadar saygı görmesini beklerim. Bir yerde tekerlekli sandalye gördüğüm zaman sadece bir nesne olarak muamele etmem. Ona bağımlı olmak zorunda kalan bir kişinin varlığını düşünür, ona sağlığı için gönülden dua ederim.

Engeli olmayan bir bireyin hangi davranışı sizin için kabul edilemezdir?

“Normal” bir kişinin hiçbir zaman özürlü kişileri tam anlamıyla anlayamayacağı ve yaşadıklarını algılayamayacağını düşünüyorum. Dolayısıyla birilerinin yapmacık tavırlarla sözü dolaştırıp ileri geri konuşması; sanki kendince beni de normal bir birey olarak görüyormuş gibi davranışları benim için kabul edilemez. Ben neysem oyum. Gizli saklı, utanılacak, ayıplanacak bir tarafım olmadığı kesin. 

“Her Hâlimize Şükretmeliyiz”

Hangi konuda empati ve anlayış çağrısında bulunmak istersiniz?

Bir nefeslik ömrümüzün olduğunu unutmamamız gerekir. Nefesi alıp da verememektir malum son. Dolayısıyla hayatta her an her şey olabilir. Bugün hiçbir özrünüz, hastalığınız olmayabilir. Bu demek değildir ki yarına garantiniz vardır. Dolayısıyla “Beterin beteri vardır.” diye her hâlimize şükretmeliyiz. Hiç tanımadığınız bir düşküne bile göstereceğiniz hüsnü niyet ileriki yıllarda belki sizin hasret kalacağınız bir beklenti olabilir. Gönül güzelliklerinizle yaklaşınız ki gün gelip ektiklerinizi daha da güzel biçesiniz.

Şimdiye dek sizi en çok etkileyen anekdotu bizimle paylaşır mısınız?

Yapılan üçüncü ameliyattan sonra tamamen felç, yatalak durumundayken terapi merkezinde yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum.

Terapilere kendi başıma gidemediğim için bir görevli tekerlekli sandalye ile gelip beni alıp götürüyor, bitince tekrar odama bırakıyordu. Çok yoğun bir zaman dilimiydi. Dayanılmaz acılar ve geleceğimin kararmış olmasının verdiği hüzünle cebelleşiyordum. Yaklaşık 50 yıldır sağlam ve sorunsuz bir yaşam sürerken şimdi birdenbire yatalak olmuştum. Ömrümün her deminde sporun her türlüsüyle haşır neşir olmuş, bazı dallarda ödüller almıştım. Ama artık ayakta bile duramayacaktım. Hatta doktorların deyişiyle yataktan kalkamayacaktım. Üstelik çözümü de yoktu.

Bu benim yaşantıma tamamen ters düşen bir gelecekti. Ölmek çok daha kolay bir çözüm olmalıydı. Tüm bu karamsarlıklar içerisinde merkezdeki sürenin bitimine yaklaşmıştım. Artık orada benim için yapabilecekleri bir şey kalmamıştı. Evime dönecektim. Doktorlar beni taburcu etmek amacıyla kontrole geldiklerinde durum değerlendirmesi yapmaya başladılar. Başhekim bana artık bu yaşam tarzını kabullenmemi, daha fazla çalışamayacağımı, ömrümün devamını yatalak olarak sürdüreceğimi yineleyip duruyordu.

Nihayet bana “Sormak istediğiniz bir şey var mı?” diye söz hakkı verdi. “Evet, var. Siz benim bu şekilde kalacağımı sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Ben sporcu bir kişiyim. Evimde her türlü spor malzemesi var. Teknik olarak da neyi nasıl yapacağımı çok iyi biliyorum. Kendi kendime fizik tedavilerimi sürdürür, çok daha sağlıklı bir duruma gelebilirim. Dolayısıyla işime de devam edebilir, çalışabilirim. Bunun için sizden tek isteğim var: Lütfen bana akülü bir tekerlekli sandalyeye gereksinimim olduğunu belirtir bir belge veriniz.” dedim.

Bu sözlerim üzerine kadın alaycı bir tebessümle “Melan Bey, sırtınızda metaller var, sağ bacağınız ve sol kolunuz tamamen felç. Sizin ayakta durmanız söz konusu değil. Çalışamazsınız.” dedi. Bunun üzerine “Ben vücuduyla ağır işlerde çalışan biri değilim. Ben masa başında beynimle düşünüp, sağ elimle yazarak işini yapan biriyim. Şu an sizinle konuşurken benim düşüncelerimde bir özür, bir kusur gördünüz mü? Bakın sağ elim de artık istediğim gibi normal hareketlerini yapabiliyor. Bu durumda yazı yazmak benim için olağan bir durum değil midir?” diye ısrarımı yineledim.

‘Hastanın Sağlığı Her Şeyin Üstündedir’

Buna karşın o yine inatla “Hayır olmaz!” dedi. “Neden?” diye sorduğumda da inanılmaz bir cevap aldım. Bana, “Sizin akülü tekerlekli sandalyenin fiyatı hakkında bilginiz var mı?” demez mi?! O an dünyam başıma yıkıldı âdeta. Duyduklarıma inanamamıştım. Bir süre sessizce ve kızgınlıkla gözlerimi gözlerine dikip baktığımı hatırlıyorum. Sonra toparlanıp “Onun fiyatını bilmiyorum ama size bir sorum olacak. Bakalım siz onu biliyor musunuz?” dedim.

Kadın yine alaycı bir eda ile, “Elbette sorabilirsiniz.” dedi. “Hipokrat (Hippocrates) kimdir, tanıyor musunuz? Adını hiç duydunuz mu, söyler misiniz?” dedim. Kadının yüzündeki alaycı tebessüm yerini asık bir surata bırakmıştı. Yanındaki diğer doktor ve hemşirelerin hepsi şaşkınlık içindeydi. Ne diyeceğini şaşırmış vaziyette “Siz Hipokrat’ı nerden biliyorsunuz?” diye kekelemeye başladı. Ben de o anda içimi boşaltma fırsatını yakalamış olmanın huzuruyla “Siz tüm yabancıları cahil ve hiçbir şey bilmez sanıyorsunuz değil mi? Alışmışsınız karşınızda herkesin ‘Ja, ja’ (Tr. Evet) demesine. İstediğiniz gibi hakaret edercesine küçümseyebiliyorsunuz. Ben Frankfurt’ta üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmış birisiyim. Bir Türk öğretmenim. Şimdi size Hipokrat’ın kim olduğunu ve her doktorun onun adına nasıl yemin ettiğini anlatayım mı? Hatta o yemin metninin en önemli maddesinde ‘Hastanın sağlığı her şeyin üstündedir.’ denilmektedir. Lütfen söyler misiniz: Siz bu mesleğe başlarken bu yemini etmediniz mi? Her doktor gibi sizin de ettiğinize eminim. O hâlde yemininizi neden tutmuyorsunuz, söyler misiniz? Kaldı ki para sizin cebinizden çıkmıyor. Ben yıllardır sigortaya dünyanın parasını ödedim. Bu olay benimle sigorta arasındaki bir konudur. Sizi neden ilgilendiriyor merak ediyorum?” diye gözlerinin içine baka baka sözlerimi sıraladım.

“Bu Halimle Kendimi Ezdirmemiş, Hakkımı Korumuştum”

Ortam buz kesmişti. Kadın renkten renge girmiş bana cevap veremiyordu. O anda diğer doktor onun bu çaresizliğini görüp imdadına yetişti ve “Bu konuyu kendi aramızda tekrar görüşmemiz gerekecek.” diyerek kadın doktoru kolundan tuttu ve kapıya yönelip gittiler. Çok değil 10 dakika sonra yardımcı doktor elinde benim için hazırlanmış olan raporla birlikte geldi ve “Melan Bey, işlem tamamdır. Raporunuza istediğiniz akülü tekerlekli sandalye eklenmiştir. Sorun yok.” diyerek belgeyi elime tutuşturup gitti. Raporu incelediğimde gerçekten de son bölüme özel olarak isteğimin eklenmiş olduğunu gördüm. Dünyalar benim olmuştu. Âdeta geleceğim aydınlanmıştı.

Bu halimle kendimi ezdirmemiş, hakkımı korumuş daha da önemlisi yabancılara ön yargılı bakışın hesabını kesmiştim. Bu gurur o an için tüm acılarımı unutturmuştu.

Kısa bir süre sonra evime geldim. Bir süre sonra akülü sandalyem geldi. Yaklaşık 3 ay sonra artık ayakta durabiliyordum. Göreve başlama vakti gelmişti. Çalıştığım okul evime çok yakın olduğu için (yaklaşık 300 metre) şanslıydım. Okuluma ve öğrencilerime kavuşmanın mutluluğunu yaşıyordum. Öğrencilerim beni görünce gelip sarıldılar. Bir öğretmen için en güzel ödül bu olsa gerek. Gözlerim dolmuştu. Meslektaşlarım geçmiş olsun dileklerinde bulundu. Hiç unutmam birisi “Melan Bey bunca olay yaşadınız hâlâ yüzünüzdeki tebessüm duruyor. Bu nasıl bir iş?” demez mi? “Sizin arabanız var mı?” dedim. “Evet, var.” dedi. “Peki vergisi, sigortası, benzini, bakım masrafları ne kadar?” dedim. “Oooo sorma beni mahvediyor.” dedi. Ben de “Bakın benim arabama! Ne vergisi var ne sigortası ne de benzin masrafı. Ben mutlu olmayım da kim olsun?” dediğimde gülerek bana sarıldı ve “Sizden öğrenecek çok şeyimiz var” diyerek uzaklaştı.

“Engellilik Bana Sabır, Şükür, Tevekkül Öğretti”

İnsanların sizin hakkınızda yanlış düşündüğü 3 şeyi söyler misiniz?

Her zaman ve her yerde onurum ve kişiliğimden hiç ödün vermediğimden olsa gerek ki beni tanıyanların hiçbir zaman hakkımda en ufak yanlış düşündükleri bir konu olmadı. İlk karşılaştığım kişilerin beni tekerlekli sandalyede gördüklerinde benim aciz bir durumda olduğum, hiçbir iş yapamadığım ya da sürekli birilerine muhtaç olduğumu düşündüklerini hissedebiliyorum. Bu ilk aşamada, her ne kadar canımı yaksa da tanıştıktan sonra yıkılan öngörülerinin yok olduğunu görmek mutluluk veriyor.

Engellilik size ne öğretti?

Çok kısa ve öz yorumlamak istiyorum: Sabır, şükür, tevekkül. Bu üçlemeyi şiar edinmek huzurun, mutluluğun, başarının, sağlığın temelidir diye düşünüyorum. Normal yaşantım boyunca hiç vazgeçmediğim bu üçlemenin daha sonraki dönemde daha da anlamlı hâle geldiğini gördüm.

Engelli bireylere ya da engelli bireylerin yakınlarına tek bir çağrıda bulunacak olsaydınız, ne söylerdiniz?

Her zaman, her yerde dile getirdiğim gibi “Beterin beteri vardır. Sabır, şükür, tevekkül” üçlemesini asla küçümseyip terk etmeyin.

 

Enise Yılmaz

Bochum Ruhr Üniversitesinde hukuk eğitimi gören Yılmaz, Perspektif’in yayın kurulu üyesidir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi#0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler