Göçün Bilinmeyen Hikâyeleri Kadim Göç Rotası: “Sıla Yolu”

Yıllar geçip gitse de sıla yolu kaldığı yerden devam ediyor. Dünün misafir işçileri şimdi geniş aileleriyle birlikte tıpkı turna kuşları gibi iki uzak evin arasında gidip geliyorlar. Her yıl aynı zamanlar on binlercesi yollara düşüyor. Gökhan Duman, Göçün Bilinmeyen Hikâyeleri Serisi’nin ikinci yazısında kadim bir göç rotası olan “sıla yolu”nu kağıda döktü.

Gökhan Duman 6 Ağustos 2021

Turnalar… Türkülerimizin, şiirlerimizin, kültürümüzün nadide göçmen kuşları… Göçmenliğini yalnızca bizim ona yüklediğimiz derin anlamlardan almaz, her yıl iki uzak evi arasında binlerce kilometre yol kat ederek hak ederler bu unvanı. Hiç şaşmaz; ilkbahar ve yaz aylarında Afrika’daki evlerinden çıkarak bir kısmı Mısır, bir kısmı Antakya üzerinden Akdeniz’e ulaşırlar. Ardından tüm Anadolu’yu geçerek Karadeniz üzerinden kuzeydeki evlerine kanat çırparlar. Aylar sonra aynı yolu izleyerek bu kez güneye, Afrika’daki evlerine katarlar halinde geri dönerler. Hayatları bu iki uzak ev arasında göç etmekle geçer.  

Yalnızca turnaların ve diğer göçmen kuşların mı çok uzun yıldır hiç şaşmadan izledikleri göç rotası var? Her ne kadar göçmen kuşlarınki kadar eski olmasa da yarım asrı devirmiş “Sıla Yolu”nun müdavimleri de kadim bir göç rotasına sahip. Bu uzun yol her şeyden önce bir göç yoludur. Şehirleri, ülkeleri birbirlerine bağlayan, sıradan bir yoldan çok daha öte anlamlar taşır.

Dosya: "Göçmen Kökenlilik ve Göçmeyen Göçmenler"

Göçmen Kökenlilik ve Göçmeyen Göçmenler

2 Aralık 2019

1961 yılından bu yana Avrupa’nın farklı şehirlerinde, birbirinden uzak ama birbirine benzer telaşlar yaşanır. Haziran ayının gelmesiyle birlikte göçmenlerin oturduğu mahallelerde yaşanan koşuşturma çok uzaklardan bile fark edilir. Okullar tatile girmiş, fabrikalarda, madenlerde çalışan Türk işçiler yıllık izinlerini almışlardır. Yolculuk başlayana dek evlerin kapısı sürekli açılıp kapanır, hemen her gün koştur koştur çarşıya, pazara gidilir. Kime ne hediye alınacağı tek tek düşünülmüştür. Oyuncaklar, radyolar, pikaplar, süslü kıyafetler, spor ayakkabılar, çeşit çeşit çikolatalar… Bavullar çıkarılır, temizlenir, içerisine konulacak eşyalar titiz bir şekilde yerleştirilir. Bu vakitlerde komşu komşunun kapısını daha çok çalar. Merak ederler. Ne zaman yola çıkılacak, ne zaman dönülecek, kime ne hediye alındı, mektup yazıp haber verildi mi, yoksa habersiz gidip tatlı bir sürpriz mi yapılacak?

Şehirlerarası yollar, otobanlar, paralı yollar, sınır kapıları, tamirci dükkânları, gümrük parası, rüşvet tarifesi, ihtiyaç molası… Hepsini bir öğretmen edasıyla anlatır Kaptan onlara.

 “Hem anayı hem babayı gurbete yollamış, arkalarından el sallamış olmanın ağırlığı o küçük bedenlere sığmayan ruh yaralarına nasıl dönüşür bilir misiniz? Beklemek ne zor bir sınavdır. İzne geleceklerini haber veren mektup her gece birimizin yastığının altında olurdu. İzin gününe iki gün kala pencere önünde nöbet başlar, arabalardan fal tutulurdu. “İlk araba aşağıdan gelirse bugün, yukarıdan gelirse yarın gelecekler” diye. Geldiklerini ilk gören olmak için uykuya direnirdik. Ve o kavuşma anı… Kelimelerin yetersiz kaldığı bir an varsa o da anaya, babaya kavuşma anıydı.” (Hülya Öztürk)

Sıla Yoluna Hazırlanış

ÖZEL DOSYA

"Göçmen Kökenlilik ve Göçmeyen Göçmenler"

DEVAMINI GÖR

Hazırlıklar olanca hızıyla sürmektedir. Yola çıkmadan birkaç gün önce mahallenin en gediklisinin kapısı çalınır. Öyle ya bunca yıldır kaç kez arabasıyla gidip geldi o yolları. Hangi yolu takip etmeli, nerede mola vermeli, nerelerde dikkat etmeli hepsini en iyi o bilir. Yolculuk bu, hiç şakaya gelmez. Her bir detay tek tek konuşulmalı. Kaptan derler ona, başkaca bir isme ihtiyaç duymaz. Kapısına gelenleri hiç geri çevirmez. Emektar defterini çıkartıp başlar anlatmaya. Almanya’nın en kuzeyinden Kapıkule’ye kadar olan yolu, kilometre kilometre nakış gibi işlemiştir defterine. Şehirlerarası yollar, otobanlar, paralı yollar, sınır kapıları, tamirci dükkânları, gümrük parası, rüşvet tarifesi, ihtiyaç molası… Hepsini bir öğretmen edasıyla anlatır Kaptan onlara. Peş peşe gidecekler varsa, oturup aralarında anlaşırlar. Yalnızca kendilerinin anlayacağı bir dilde haberleşme düzeneği kurarlar hemen. Kodlar, işaretler belirlenir. “Peşpeşe iki kere selektör yaparsam yavaşla demek, üç korna çaldıysam mola vereceğimiz yere geliyoruz demektir.”

“Nerde bekler? Hiç belli değil, Bekleseler bile biz nasıl bileceğiz onların nerede beklediğini? Yolun kıyısında durup el falan etseler? Hangi yolun kıyısında duracaklar. Otoyolun mu? Durulur mu otoyolun her istenilen yerinde? E..? Bir park yerinde bekliyorlardır belki? Hangi park yerinde?” (Güney Dal, 1979)

Herkes soracağını sorup, öğreneceğini öğrendikten sonra artık bavullar otomobillere yerleştirilebilir. Bavulların bir kısmı arka bagaja sığdırılır, bir kısmı da otomobillerin üstüne iple sıkıca bağlanır. Bu öylesine bir ritüeldir ki, her şeyin bir mantığı, bir matematiği vardır. Memlekette açılacak bavullar en arkaya, kırılacaklar en az darbe alacak korunaklı yerlere, gümrükte sorun olacaklar zulalara, yolda lazım olacaklar en önlere, mola verildiğinde yenecekler, içilecekler, soğuk kalması gerekenler de arabanın üstüne özenle yerleştirilir.  Ve tüm ipler denizci düğümleriyle bağlandıktan sonra o tılsımlı söz edilir: “Nasıl sığdırdım ama!”

İşte bir sıla yolu daha başlıyor! Daha Almanya sınırından çıkmadan Kaptan’ın söylediklerini geçirmeye başlıyorlar zihinlerinden. Tek bir tanesi bile atlanmamalı. O hangi yolu dediyse oradan gitmeli. Oysa önlerinde uzayıp giden, üstüne bavullar, koliler bağlanmış araçlardan oluşan şu kuyruk, denizcilerin kutup yıldızıyla yönünü bulması gibi onların da yolunu bulmasına yetmez miydi? Yolda olanlar yalnızca onlar değil elbette. Sıla yolunun tek yolcusu Türkler değil. Yugoslav, Yunan ve başkaca milletlerden göçmenler de bu yolun müdavimleri.

Göç Durakları

İlk mola yerine gelindi bile! Birazdan Almanya topraklarına veda edecekler. Avusturya sınırındaki Rosenheim şehrinin çıkışında bulunan, üzerinde Rasthaus yazan dinlenme tesisinde yer bulmak neredeyse imkansız. Sağlı sollu park eden araçların yanından geçiyorlar. Bazı araçların içerisinden tanıdık ezgiler yükseliyor. Yüksel Özkasap, Ruhi Su, Cem Karaca, Neşet Ertaş yolculuklarına yarenlik ediyor. Tanıdık kokular da yok değil. Çimenliklerin üzerine örtüler, kilimler serilmiş, kırlentler yayılmış. Börekler, gözlemeler, sarmalar, dolmalar çeşit çeşit meyveler çıkarılmış, afiyetle yeniyor. Sanki bir panayır alanı gibi, çocuklar ağaçlıkta koşturuyor, şoförler yorgunluk çayı içip, trafikten dem vuruyor. Bir yandan da, “az uyusak hiç fena olmaz” diyor gözleri. 

“Üst bagajları, arka bagajları ve arabaların içi ağzına kadar tıklım tıklım doluydu. Öteberilerin arasında insan başları görünüyordu. Ve arabaların birçoğu yaralıydı. Ezilmiş çamurluklar, iplerle tutulmuş tamponlar, ön camları kırılmış yerine naylon geçirilmiş ön pencereler. Naylonları içeriye balon gibi şişmiş geliyorlar ve gidiyorlar. Taşıdıkları da ne? Taşıdıkları ne gömlektir, ne pantolondur, ne şudur ne de bu! Tutkuları, yıllardır içlerinde gezdirdikleri özlemi taşıyorlar.”  (Nevzat Üstün, 1975)

Türkiye’den Almanya’ya göçün üzerinden geçen 60 yıl, çok fazla insanın hayatında iz bıraktı. Göçün Bilinmeyen Hikâyelerinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
TIKLA

Yolcu yolunda gerek. Toparlanıp yola koyuluyorlar. Öyle ya izin süreleri sınırlı:  Memlekete ne kadar kısa zamanda varırlarsa sevdikleriyle o kadar fazla vakit geçirecekler. Almanya sınırlarında başlayan yolculukları, Avusturya’nın, Salzburg, Liezen ve Graz şehirlerine doğru devam edecek, Yugoslavya topraklarına girecekleri Spielfeld hudut kapısından geçip, Zagreb, Belgrad ve Niş’i geride bırakacaklar, memleketten önceki son durak olan Bulgaristan’dan sonra Kapıkule’ye doğru yaklaşacaklar. 

Yugoslavya ve Bulgaristan yolları onlar için çile demek. Dar, bozuk yollar, nerede ne zaman olacağı belli olmayan yol kontrolleri, kuyruklar, uzun süren beklemeler ve rüşvetler… Dua edip duruyorlar içlerinden, şu yollar bir bitse, Kapıkule bir görünse diye.

 “Yolculuğumuz 2-3 gün sürerdi. Biz arkada rahat ederdik ama babamız şoför koltuğunda perişan olurdu. Haline üzülür dikiz aynasına bir salkım üzüm asardık. Uykun gelirse kopar kopar ye derdik çocuk aklımızla. Uyandığımızda üzüm bitmiş olurdu. Ama o yol bitmezdi.” (Zeynep Karasu)

İki gündür yoldalar, uykusuzluk ve yorgunluk iyice bastırdı. Üstleri başları ise kirlendi. Yolculuğun ilk anlarındaki neşe yerini sessizliğe bıraktı. Çocuklar arka koltukta sızıp kalmışlar. Sınır kapılarına geldiklerinde uyuyanlar uyanıyor, herkes kendine çeki düzen veriyor. Çocuklar meraklı gözlerle olup bitene bakıyor. Kimsenin aşırılık yapmaya niyeti yok. Yanlarında bekçi köpekleriyle onlara yaklaşan gümrük polisleri kimseye şirin gelmiyor. Anne babaların içinde bir endişe, “acaba kazasız belasız şu kapıyı geçebilecek miyiz?” diyorlar içlerinden. Gümrük binasının önünde bütün bavullarını indirip gümrük memurlarına göstermek zorunda kalan aileye takılıyor gözleri. Bunu her aileye yapmıyorlar ama o esnada oradan geçen tüm yolcuların canını sıkıyor. Nedir bu, göz korkutma mı? Ah’lar, vah’lar havaya karışıp gidiyor. Kendi başlarına böylesi gelmediği için bir dua postalıyorlar camdan dışarı. Sonrası yine sessizlik. Vize ücretleri, pullar, fazladan ödenen geçit ücretleri!, HB sigaraları, Alman çikolataları camdan dışarıya uzatılıyor. Bu yolun tarifesi böyle, elden ne gelir?

Çocuklar arkalarından koşturmaya başlıyor. Evlerinin önüne kadar takip ediyorlar bu renkli araçları. Hepsinin hediyesi hazır. Araba durur durmaz, bagajdan çikolatalar çıkarılıp mahallenin çocuklarına dağıtılıyor.

Kavuşma Mevsimi

Yollar azaldıkça içlerinde hafif bir kıpırdanma başlıyor. “Şu tepenin ardında mı memleket? Kaç saat kaldı? Ne zaman varacağız?” Sabah güneşi kendini göstermeye başlayınca hepsinin yüzüne bir tebessüm yerleşiyor. Radyoyu kurcalıyorlar bir süre. İstanbul Radyosu çekmeye başladı mı memlekete iyice yaklaştıklarını anlıyorlar. İşte oldu! “Burası İstanbul Radyosu, şimdi sabah haberleri…” Arabanın içerisine yeniden şenlik havası doluyor. Haberleri dinleyen kim! Geldiler işte, şu tepenin ardındadır memleket. Haberlerin ardından bir Anadolu türküsü salınıyor onlara doğru. Handan Tunca seslendiriyor, Niksar’ın fidanları… Şimdi artık keyiflerine diyecek yok. Camı aralayıp rüzgarın içeriye girmesine izin veriyorlar, memleket havası oralara kadar geliyor. Çok geçmeden Kapıkule görünüyor. Çekilen çileler, yorgunluklar unutulup gitti. Sonunda evlerine döndüler.

Dosya: "Göçmen Kökenlilik ve Göçmeyen Göçmenler"

Almanya Örneğinde Göç ve Değişim

2 Aralık 2019

“Türkiye’ye giderken yanımıza bir sürü yiyecek alırdık. Ama annenim özenle hazırladığı çikolata paketine hiç dokunmazdık. Kapıkule’de nöbet tutan askere verirdi onu. Asker nöbette olduğundan ayakucuna bırakır yolumuza öyle devam ederdik.” (Oğuz Tuncay)

Kapıkule’den geçtikten sonra Anadolu’nun içlerine doğru dağılıp gidiyorlar. Kimi Ankara’ya, kimi Samsun’a, kimi Mersin’e kimi Denizli’ye doğru gidiyor. İlk gördükleri çeşmede durup, ellerini yüzlerini yıkıyorlar. Bundan sonrası nasılsa biter. 3-5 saate kalmaz gidecekleri yere varırlar. 

Korna çalarak giriyorlar memleketlerine. Biz geldik diyorlar. Çocuklar arkalarından koşturmaya başlıyor. Evlerinin önüne kadar takip ediyorlar bu renkli araçları. Hepsinin hediyesi hazır. Araba durur durmaz, bagajdan çikolatalar çıkarılıp mahallenin çocuklarına dağıtılıyor. Ardından aylardır beklenen o kavuşma anı geliyor. Anneler, babalar, çocuklar, eşler, kardeşler uzun uzun sarılıyorlar birbirlerine. Hasret bitti, şimdi rüyalara giren o masalsı kavuşma anı…

Yıllar geçip gitse de sıla yolu kaldığı yerden devam ediyor. Dünün misafir işçileri şimdi geniş aileleriyle birlikte tıpkı turna kuşları gibi iki uzak evin arasında gidip geliyorlar. Her yıl aynı zamanlar on binlercesi yollara düşüyor. Eskiye göre daha iyi yollardan, daha iyi arabalarla geliyorlar. Navigasyonlar kaybolmalarına imkân vermiyor. Yorulduklarında konaklayacakları mekanlar artık daha fazla ve konforlu. Gereksiz yere bekletildiklerinde ya da fazladan bir ücret istenildiğinde ellerindeki tabletten o ülkenin kanunlarına bakıyor çocuklar. Değişmeyen tek şey içlerindeki heyecan ve memlekete kavuşma duygusu. Burası onların evi; hoş geldiler. 

Gökhan Duman

Yazar ve editör olan Duman, “11. Peron” ve “Göçüp Kalanlar” isimli kitapların yazarı, ayrıca “DiasporaTürk” isimli sosyal medya hesabının kurucusudur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar