Göçün Bilinmeyen Hikâyeleri Uzak Filmler: Beyaz Perdede Göç ve Gurbet

Türkiye’den Almanya’ya göçün üzerinden 60 yıl geçti. Peki, toplum tarafından bir göçmen işçi sineması ne kadar oluşabildi? Gökhan Duman, Göçün Bilinmeyen Hikâyeleri Serisi’nin beşinci yazısında kitlesel bir göç hareketinin kültür-sanat alanına yansımalarını inceledi.

Gökhan Duman 2 Ekim 2021

Yeşilçam’ı birçoğumuz severiz. Aşk filmlerinden kahramanlık filmlerine, komediden maceraya, çocuk filmlerinden tarihi karakterlere ve bilimkurguya kadar hemen her türde film bulmak mümkündür. 60’lı yıllarda yurt dışına işçi göçünün başlamasıyla birlikte Yeşilçam’ın kadrajına giren konulardan biri de “göç ve gurbet” oldu. Ancak Yeşilçam’daki “Almancı/Gurbetçi” tiplemesinin popüler kültürde yarattığı cazibe, sinemanın göçmenlerin gerçek hayatından giderek uzaklaşarak abartıyla yoğrulmuş “hayali” bir kimliğe bürünmesine sebep oldu. Keşke, fabrikalarda ve madenlerdeki zor çalışma koşullarını, grevleri, işçi hareketlerini, yurt ve pansiyon ortamlarını, yabancı düşmanlığını, aile birleşimlerini, göçmen evlerini, yeni nesil çocukları, kesin dönüşleri ve göçün nice dönüm noktalarını Yeşilçam’da görmek mümkün olabilseydi. Avrupa’ya en fazla işçi göçü veren ülkenin, bir göçmen işçi sinemasına sahip olmasını ne uğruna feda etmiştik?

Dosya: "Göç ve Sinema"

Haluk Piyes ile Söyleşi: "Bizim Hikâyelerimizi, Bizim Anlatmamız Gerek”

2 Temmuz 2020

İlk yıllarda Yeşilçam’ın göç ve gurbet konusuna ışık tutmayı nispeten başardığı bir süreçten bahsedebiliriz. Ancak bu çok uzun sürmedi. Birbirinden farklı kültürlerin yaratmış olduğu çelişkileri, yabancılaşmayı ve gurbeti hem Türklerin hem de Almanların gözünden ele alan filmler, zamanla yerini popüler kültüre malzeme üreten abartılı senaryolara bıraktı. Bu tarz filmler en çok da “Almancıların” giyim kuşam, kültür, konuşma ve tavır olarak belli bir kalıba sokulmasına hizmet etti. Buna göre “Almancılar” renkli ve zevksiz giyinen, takıp takıştıran, yarı Türkçe yarı Almanca konuşarak gezen, “komik” ve “kültürsüz” tipler olarak sunuluyordu.

Bu süreç “işçi” karakterinin zaman içerisinde ana kahraman olmaktan çıkıp yan karakter olduğu bir süreci de beraberinde getirdi. Böylece göçmenliğin asıl konuları beyaz perdeden giderek uzaklaştı. Oysa emek göçü olarak son yüzyılın en önemli işçi hareketliliklerinden biri olan Türk göçü, çalışma şartlarından günlük yaşantıya, dil, din, ırk farklılığından kaynaklanan uyum sorunlarından kültürel şoka varıncaya dek birçok farklı açıdan ele alınmaya muhtaçtı. Aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçmesine rağmen belki de bu açık hala kapatılabilmiş değil. Ancak göçmen işçi sinemasına bu açılardan yaklaşan filmler de yok değil. Halit Refiğ’in yönettiği 1969 yapımı “Bir Türk’e Gönül Verdim”den, “Almanya Acı Vatan”a, Türkan Şoray’ın hafızalara kazınan filmi “Dönüş”ten, Tunç Okan’ın “Otobüs” filmine kadar yurtdışı göçünü “gerçeklik” üzerinden ele alan birçok filmin de hakkını vermek gerek.

Türkiye’den Almanya’ya göçün üzerinden geçen 60 yıl, çok fazla insanın hayatında iz bıraktı. Göçün Bilinmeyen Hikâyelerinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
TIKLA

Halit Refiğ’in Gözünden “Yabancılık”

Almanya’ya göç sürecinin yaratmış olduğu sosyolojik devinimi, tersine bir bakış açısıyla ele alan “Bir Türk’e Gönül Verdim” filmi, “yabancılığı” ve “yabancılaşmayı” Türkler üzerinden değil Almanlar üzerinden okumayı tercih ediyordu. Filmde çocuğunun babası olan Türk işçisi İsmail tarafından terk edilen Eva (Eva Bender), oğlunu da yanına alıp Kayseri’nin yolunu tutar. İsmail’i bulduğunda, onun evlenmiş olduğunu ve kendi hayatını sürdürdüğünü görür. Ne yapacağını bilemez bir halde yalnız kalan Eva’ya, İsmail’in iş arkadaşı Mustafa (Ahmet Mekin) sahip çıkar. Halit Refiğ’in klasiklerinden biri olan “Bir Türk’e Gönül Verdim”, Türklerin ve diğer göçmen işçilerin yabancı bir ülkede yaşamış oldukları kültür şokunu tersinden ele alıyor ve Alman kadının, farklı bir kültür ve coğrafya içerisindeki gelgitli yaşantısı üzerinden anlatmayı tercih ediyordu.

Yeşilçam’daki “Almancı/Gurbetçi” tiplemesinin popüler kültürde yarattığı cazibe, sinemanın göçmenlerin gerçek hayatından giderek uzaklaşarak abartıyla yoğrulmuş “hayali” bir kimliğe bürünmesine sebep oldu.

“Hasretinden Yandı Gönlüm”

1972 yılında Türkan Şoray hem yönetmenliğini yaptığı hem de Kadir İnanır’la birlikte başrolünü paylaştığı Dönüş filmi, Almanya’ya göç sürecini anlatan kült filmlerden biridir. Gurbete giden kocasının arkasından çaresizce el sallayan, kucağındaki çocuğuyla gözyaşı döken kadın tiplemesini arka plana iten film, Türkan Şoray’ın canlandırdığı Gülcan’ın, Anadolu’nun geleneklerine bağlı bir köyünde verdiği ayakta kalma mücadelesini perdeye taşır. Bu film için bestelenen ve Seha Okuş’un o kadife gibi sesinde hayat bulan “Hasretinle Yandı Gönlüm” şarkısı da aynı şeyi anlatır. Avrupa’ya giden eşlerini bin bir dertle mücadele ederek bekleyen kadınların hikayesidir bu.

Köyün toprak ağası olan Reşit tarafından hayatı altüst edilen Gülcan’ın hayatı, bize göç sürecinde geride kalanların nelerle karşıya karşıya oldukları ve Anadolu’ya olan yansımaları hakkında bilgi vermektedir. Gülcan’ın eşi olan İbrahim (Kadir İnanır) düştüğü darboğazdan kurtulmak için Almanya’ya gitmek zorunda kalır. İbrahim’in yokluğunda Gülcan, Reşit’in eziyetlerine katlanmaya çalışır. Bir süre sonra İbrahim, Almanya’dan gelir. Gülcan’ı yanına aldıracağını söyleyerek geri döner. İbrahim’in Almanya’da gördüğü yaşantıyla köy hayatı arasındaki yaşantıyı kıyaslamaya başlar. İbrahim’in gelgitleri ve çelişkileri çıkar karşımıza. Bir yanda ailesinin geleceği için dik durmaya çalışan bir Anadolu kadınının mücadelesini anlatırken, diğer yandan Batı’nın ışıltılı yaşantısı karşısında bocalayan bir erkeğin yok olup gitmesini anlatmaktadır Dönüş.

Dosya: "Göç ve Sinema"

Göç Hikâyesinin Peşinde: Avrupa’da Göç Kökenli Yeni Nesil Film Yapıcıları

2 Temmuz 2020

“Otobüs”

Film, yurtdışına hurda bir otobüsle götürülen 9 Türk işçisinin, İsveç’in başkenti Stockholm’de bir meydana bırakılarak kaderlerine terk edilişini konu edinmektedir. 9 Türk işçisinin para kazanmak uğruna kaçak yollarla gittikleri Stockholm’de yaşadıkları korku, şaşkınlık ve endişeyi irdelerken, hemen her göçmen işçinin karşı karşıya kaldığı kültür şokunu en yalın haliyle anlatma çabasındadır.

Tunç Okan’ın yönettiği 1974 yapımı film, göçmen işçilerin yabancılığını ve “kent”le olan mücadelesini ele alırken büyük şehrin karmaşıklığından, tüketim toplumunun hoyratlığından, şehrin sokaklarından, yapılarından ve insanlardan bolca faydalanır. İlk kez gördükleri yürüyen merdivenle olan imtihanları bize iki kültür arasındaki farklılıkları, “yeni” olana alışmayı ve ayak uydurma mücadelesini çok çarpıcı bir biçimde anlatır. Film bazı sahneleri nedeniyle Türk işçileri rencide ettiği eleştirileri alsa da, göçmen işçilerin kendi ülkeleri ve geldikleri ülkeler arasında yaşadıkları kültürel çatışmaları ve aykırılıkları ele alması bakımından farklı bir perspektif sunmaktadır. 

“Almanya Acı Vatan”

Şefik Gören’in yönettiği 1979 yapımı “Almanya Acı Vatan” filmi, Avrupa’daki fabrikaların çelik çarkları arasında yaşam mücadelesi veren göçmen işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını gözler önüne sererek belki de göç sürecinin bu boyutunu ilk kez beyaz perdeye yansıtan film olmuştu. Berlin’de işçi olarak çalışan Güldane (Hülya Koçyiğit) ve Almanya’ya gitmek isteyen Mahmut’un (Rahmi Saltuk) anlaşmalı evlilik yapmasını anlatan film, Türk işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını tüm çıplaklığıyla yansıtmayı önceliyordu.

Almanya’ya işçi olarak gitmek isteyen Mahmut, daha önceden Almanya’ya gitmiş olan Güldane ile formaliteden bir evlilik yapar. Güldane, Mahmut ile evlenip onu Almanya’ya aldıracaktır. Mahmut da karşılığında tarlası ve hayvanlarını Güldane’ye verecektir. İkilinin Almanya’ya varmasıyla yolları ayrılır. Ancak gurbet hayatının ağır koşulları ikiliyi birbirine yakınlaştırır. Bir süre sonra, sahte evlilikleri gerçeğe dönüşür. Ancak yabancısı oldukları bir düzenin onların üzerinde yarattığı etkinin farkına varmaları da çok sürmez. Şefik Gören’in kadrajından izlediğimiz Almanya Acı Vatan filmi, göç sürecinin yaratmış olduğu ikilemleri, çelişkileri ve hayat mücadelesini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Göçün 60. yılında, geriye dönüp baktığımızda henüz toplum olarak üzerinde az çok uzlaştığımız, sorulduğunda çoğunlukla aynı filmi işaret ettiğimiz kült bir göç filmimiz maalesef hala yok. 60’lı ve 70’li yıllar boyunca ülke gündeminin ana maddelerinden biri olan, gazetelerin gün aşırı manşetten bir haber duyurduğu, milyonlarca insanı ilgilendiren büyük bir göç hareketinin kültür-sanat alanında eksik kaldığını söylemek belki şimdiye kadar ortaya konulan film, kitap, sergi, tiyatro ve müzik çalışmalarına haksızlık olabilir. Ancak Avrupa’ya en fazla işçi göçü veren ülkenin, bir göçmen işçi sinemasına sahip olamadığı gerçeğini de değiştirmez. Kim bilir belki de “Otobüs” filmindeki 9 Türk işçisinin kimsesizliği, aslında bir film senaryosundan çok daha öte anlamlar barındırıyordur.

Gökhan Duman

Yazar ve editör olan Duman, “11. Peron” ve “Göçüp Kalanlar” isimli kitapların yazarı, ayrıca “DiasporaTürk” isimli sosyal medya hesabının kurucusudur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar